Kâfirlerin cevabiNovember 8 2008 at 2:15 AM | HACI ALI (Login Haci_ali) from IP address 99.232.185.251 |
| Kâfirlerin cevabi
Itikadi bozuksa bir kimsenin mazallah,(Rabbin kim?)sualine,diyemez
(Rabbim Allah.)Melekler,bu kimseye çok siddetli vururlar.O anda,o
kimsenin kabrine ates dolar.Cok kimse de vardir ki,diyemez(Dinim
islam.)Bunun da itikadi degildir çünkü saglam. Melekler,buna dahi
vururlar siddet ile.Onun da kabri dolar Cehennem atesiyle.Bazisi
da(Imamim Kur'andir)diyemezler.Cünkü Kur'an yolunda gitmezdi o
kimseler.Kimi de,(Peygamberim, hazret-i Muhammed'dir)Demek istese
bile,olamaz buna kadir.Cünkü dünyada iken yapmiyordu sünneti.
Tam tatbik etmiyordu dini,islamiyet'i.Modaya uymus idi o islamdan
ziyade.Haram ve günahlara dalmisti fevkalade.Kimi,(Kiblem Kâbe'dir)diye
söyleyemezler.Cünkü az yönelmisti kibleye o kimseler.Ve yahut
almazlardi usulünce bir abdest.Ve tadil-i erkana etmezlerdi riayet.Ve
yine kâfirlere,kabirde Münker-Nekir,Sual ettiklerinde:(Rabbin kim,dinin
nedir?)Onlar,buna(La edri),yani(Ben bilmem) derler.O zaman, kamçi ile
vurur ona melekler.Girerler o vurusta yedi kat yer dibine.Yer silkinip,
çikarlar yine kabirlerine.Ve yine her kâfire sorar ki Münker-Nekir:
(Muhammed Resulullah hakkinda fikrin nedir?)Derler:(Ben bilmem
ama,çogundan duyar idim.Bir seyler söylerlerdi,ben de onu
söylerdim.)Melekler ona der ki:(Olmazsan Ona tâbi,Onun kim oldugunu
bilemezsin tabii.)Topraga,(Sikis!) diye emr olunur o zaman.Ve mezar,
sikistirir onu iki yanindan Öyle feci sikar ki mezari o
kâfiri,Birbirine geçer hep kaburga kemikleri.Onlar, yattigi
yerde,kiyamete kadar hep,Cesitli azaplarla olurlar hep muazzep.Sonra
çirkin suratli, pis kirli elbiseli,Ve gayet fena kokan biri girer
içeri.Bu geleni görünce,igrenir,nefret eder.
(Sen de nereden çiktin,yanimdan çekil git!)der.O da der ki:(Ben
senin,kötü amellerinim.Ta kiyamete kadar seninle beraberim.)Bazisinin
ameli,bir (köpek)sekli alir.Ta kiyamete kadar, devam üzre
isirir.Kimisinin ameli,olup büyük bir(yilan).Kiyamet gününe dek,sokar
onu durmadan. Kiminin ameli de,girer(hinzir)sekline.Ta kiyamete kadar
isirir onu yine. Kimisinin ameli,olur koca bir(akrep).Devamli o kâfiri
isirir kabrinde hep.Sevdigin kullarinin hürmetine ya Rabbi!Bizi
mezarimizda eyleme bunlar gibi.
Bedeninle dünyada,kalbinle ahirette ol! Ebû Bekir Kettânî
"Rahmetullahi aleyh"
HUZUR PINARI
Selam sevgi ve Dua Ile |
| tolonbey (Login tolonbey) 84.59.0.90 | Muhammedin ögretmenleri | November 8 2008, 9:17 AM |
Kullanışlıtavşan
14-03-2008, 11:50
Muhammed, henüz kendisini peygamber ilan etmeden, Mekke'nin tahsil
görmüş en bilgili insanlarıyla oturup kalkardı. Peygamber olduktan
sonra, muhalifler ona karşı, "Hayır, bu bilgileri daha önce
kendileriyle irtibat olduğu şahıslardan almıştır, bu işin Allah'la
ilgisi yoktur" gibi eleştirilerde bulunmaya başlayınca, Nahl Suresi'nin
103.ayeti ortaya çıkıyor.
Nahl/ 103. Muhakkak biliyoruz ki kâfirler: "Kur'ân'ı Muhammed'e bir
insan öğretiyor" diyorlar. Peygambere öğretiyor zannında bulundukları
kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'ân ise apaçık bir Arapçadır.
Şimdi bu ayetle ilgili olarak çeşitli tefsircilerin yorumlarına bakalım:
1. Ubeydullah bin Müslüm anlatıyor:
"Mekke'de çok bilgili iki Hristiyan köle vardı. Bunlar aslen Iraklı
idiler. Adları YESAR ile HAYR idi. Bunların birçok kitapları vardı.
Fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara
uğrar, kendilerini dinlerdi.
Günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif
olanlar, "Hayır, Muhammed bu bilgileri Allah'tan değil de adı geçen
kölelerden almıştır. Allah'ı ise işini sağlama almak için kullanıyor"
demeye başladılar. Bu yüzden, nahl Suresi'nin 103.ayeti cevap olarak
indi."
2. Carullah Zamahşeri'nin "el-Keşşaf...." adlı tefsirinde ve Muhammed
bin Cerir Taberi'nin ünlü Camiu'l Beyan adlı tefsirinde Nahl Suresi'nin
103.ayeti için şöyle deniyor:
"Mekke'de Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya AIS ya da
YAIS adında bir demirci vardı. Kimileri de adı YESAR-I TUMI idi
diyorlar. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık
bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle
görevlendirilince, ona muhalif olanlar, "Muhammed bu bilgileri
Allah'tan değil de, adı geçen demirci köleden almış" demeye başladılar.
Bunun üzerine Nahl Suresi'nin 103.ayeti indi.
3- İmam Suyuti, Lübabü'n-Nükul adlı eserinde, Nahl Suresi'nin 103.ayeti için şöyle diyor:
"Mekke'de BEL,AM adında birisi vardı. Muhammed, sık sık ona gider,
kendisinden bilgi alırdı. Kimileri de, o dönemde Mekke'de YESAR ve
CEBIR adlarında iki yabancının bulunduğunu, bunların çok kitapları
olduğunu ve Muhammed'in genellikle onlara uğrayıp kendilerinden
yararlandığını kaydediyorlar.
Daha sonra, Muhammed peygamberlikle görevlendirilince, muhalifler,
"Hayır, yalan konuşuyor. Bu bilgileri Allah'tan değil; adı geçen kişi
veya kişilerden alıyor" demeye başladılar. Bu ağır itham üzerine Nahl
Suresi 103.ayeti indi."
4- Kadı Beydavi, Envarü't Tenzil adlı tefisirinde şöyle diyor:
"Mekke'de Amr bin Hadremi'nin bir kölesi vardı. Adı CEBRI-RUMI idi.
Kimileri, bununla birlikte YESAR adında bir kölenin daha olduğunu
söylüyorlar. Kimileri de bu şahsın, Huveytıb'ın kölesi AIS olduğunu
belirtiyorlar. Muhammed, peygamberlik iddiasında bulununca, muhalif
gruplar, "Muhammed, Kuran bilgilerini bu kölelerden alıyor,
Allah'ı ise toplumu etkilemek için kullanıyor" şeklinde eleştiriler
yöneltmeye başladılar. Bunun üzerine, Nahl Sures'nin 103.ayeti indi."
5- Nesefi, "Medark ..." adlı tefsirinde şöyle diyor:
"Huveytıb'ın AIS ya da YAISY adında bir kölesi vardı. Bazıları da bunun
isminin Cebr-i Rum-i olup Amr bin Hademi'nin kölesi olduğunu ileri
sürmüşler. Bu köleler, Tevrat ve İncil'i çok iyi bilirlerdi. Muhammed,
daima onlara uğrar ve kendilerinden bilgi edinirdi.
Peygamberlik davası ortaya çıkınca, inanmayanlar dedikodu yapmaya
başladılar ve Kuran'ın dayanağının Allah değil de bu şahıslar olduğunu,
Muhammed'in aktardıklarının ise, sadece adı geçen kişilerden öğrendiği
bilgiler olduğunu söylemeye başladılar. Bu yüzden ilgili ayet indi."
6- Fahrettin-i er-Razi, Tefsiri Kebir adlı yapıtında şöyle diyor:
"Mekke'de Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen ve bolca da kitapları olan
bir köle vardı. Onun adı çok ihtilaflıdır. Kimisi Yeiş, kimisi Addas,
kimisi Cebr, kimisi Cebra, kimisi Bel'am diyor. Muhammed, sık sık
uğrar, ondan bilgi alırdı. Kuran olayı ortaya çıkınca, inanmayanlar
zaman içinde 'Bu işin arka planında Allah değil de, adı geçen kişiler
vardır' demeye başladılar. Kimileri de,
'Aslında Kuran'ı, çok açıkgöz olan Hatice Muhammed'e öğretiyor; fakat
kendisi kadın olduğu için öne çıkamıyor, bu nedenle Muhammed'i öne
çıkarıyor, yani Kuran'ın baş aktörü Hatice'dir' diyorlardı. İşte, bütün
bu itirazlara cevap mahiyetinde adı geçen ayet inmiştir.
7- Bazı kaynaklar da, "Nahl Suresi'nin 103.ayetinde kendisinden söz
edilen ve Muhammed'i etkileyen kişinin aslında Selman-ı Farisi
olduğunu, ayetin de bu iddiaları reddetmek için indiğini" yazıyorlar.
Acaba, iddia edildiği gibi, Selman-ı Farisi olsun, diğerleri olsun-
gerçekten adı geçen şahıslarda Kuran'ı ortaya çıkarabilecek bilgi
birikimi var mıydı ya da Muhammed'e aktardıkları bilgiler Muhammed'in
bildikleri, ürettikleriyle birlikte mi Kur'an'ı oluşturmuştu. Yoksa bu
görüş muhalefet tarafından ortaya atılan bir iftira mıydı? Selman-ı
Farisi hakkında bildiklerimiz şunlar:
Selman-ı farisi, aslen Iranlı idi. Başta Zerdüştilik olmak üzere, bütün
dinler konusunda fevkalade kendisini yetiştirmiş bir insandı. Kendisi
aynı zamanda, hem çok zengin bir ailenin çocuğuydu, hem de onun ailesi
Iran'da Zerdüştilik'te zirveye ulaşmış bir aileydi, din işlerine
bakardı.
Ticaret için Şam tarafına gelmiş, dinler konusunda araştırma yapmak
amacıyla da bir daha memleketine dönmemişti. Yıllarca birçok papazdan
İncil hakkında ders almış, daha sonra Irak'a geçmişti.
Bu süreç içerisinde en az on Hristiyan ve Yahudi din alimleri yanında
kalıp, onlardan ders alarak kendisini "din"ler konusunda son derece iyi
yetiştirmişti. Daha sonra Muhammed ile buluşup ilişkilerini
derinleştirerek nihayet Islamiyet'e geçmişti.
Öylesine akıllı bir insandı ki, Hicri 5.yılında Müslümanlar ile Mekke
müşrikleri arasında Medine'de meydana gelen Hendek savaşı'nda ;
"Medine'nin etrafına hendek kazıp savunma yapalım" fikrini ortaya atarak, müslümanların
savaşı kazanmalarını sağlamıştı. Hz.Ali, onun hakkında "Selman tüm
ilimlerde uzman bir kişiydi, onun ilmi bitmeyen bir denizdi" demiştir.
Selman'ın arkadaşları da kendisi için, "Selman lokman hekim gibiydi"
diyorlardı. Ebu Hüreyre, "Selman, hem Kuran'da hem de İncil'de uzman
bir insandı" demiş. Selman-ı Farisi, başarılarından dolayı, Medayın'a
vali olarak tayin edilmişti. İmam Zehebi, onun hakkında,
"Selman'ın kavradığı bilgiler için en az ikiyüzelli yıllık bir zamana
ihtiyaç vardır, halbuki Selman 70-80 yıl yaşamıştır" diyor. Muhammed de
onun hakkında, "Selman-ı Farisi, bizim ailenin ferdidir. Selman, eğer
ilim Süreyya yıldızında olsa gidip oradan alır" demiştir.
Muhammed'in sık sık Selman'la geceleri uzun saatler bir arada kaldığı
ve Selman'ın engin bilgisinden yararlandığı rivayet edilmektedir.
Turan Dursun'un "Din Bu" adlı kitap serisinin dördüncü cildinde,
Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) ve İman
adındaki yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel'am, Yunanlı bir
köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler.
Ilhan Arsel'in Şeriat'tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de
Muhammed'in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve
Abdullah Ibn-i Selâm'ın adları geçer.
Muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan
dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere
vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret'in dördüncü
yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit'e Yahudi yazısını öğrenmesini
söylemiştir.
Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında,
Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah
İbn-i Selam gelirdi. Siyer'in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve
Tabakat yazarı İbn-i Sa's gibi kaynakların bildirmesine göre,
Selman-ı Farisî, Iranlı bir "Mecusî" iken çok genç yaşta Hristiyanlığı
kabul ederek Suriye'ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir
alınıp bir Yahudi'ye satılmış ve onun tarafından Medine'ye
getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed'e başvurup da onun
tarafından satın alınmasıyla İslam'a girmiş ve azad olmuştur.
Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi,
Muhammed'e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da
Muhammed'e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta,
Muhammede'e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir.
Abdullah İbn-i Selam'a gelince, Tevrat'ı en iyi bilen yahudi'lerden
birisiydi. Muhammed'in Medine'ye hicretinden sonra Islamiyete
girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed'e en fazla bilgi verenlerden biri
olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu
yardımlarından dolayı, "Cennetlik olan on kişinin onuncusu" olarak
tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari ... c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.)
Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine
uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken,
"kıssa"ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve
silsile esasına göre değil, fakat Kuran'ın çeşitli surelerine ve bu
surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade
etmiştir.
Bu yolla Tevrat'tan aktarılan bilgilerde zaman zaman hata yapmış,
Yahudilerin ve Hristiyanların itirazlarıyla karşılaşmıştır. Örneğin
İsa'nın annesi Meryem'le, Musa'nın kızkardeşi Meryem'i karıştırmış,
İbrahim'in babasının adını Terah yerine Azer yazmıştır. Buna benzer
birçok konuda yaptığı hatalar nedeniyle Yahudi ve Hristiyanlar başta
olmak üzere bölge halklarının büyük çoğunluğu peygamber olduğuna
inanmamıştır.
Muhammed'in peygamberliğini ilan etmezden önceki döneminde bir hazırlık
safhasından geçtiği bilinmektedir. Bu hazırlık öncesi, çocukluk
döneminde daha 12 yaşlarında iken Rahip Bahira ile yaptığı görüşmeden
kaynaklanan bir şartlanmayı belirtmekte fayda var. Ardından ekonomik
sıkıntılar yaşaması, çobanlık yapmak zorunda kalması, amcasının kızıyla
evlenme isteğinin reddedilmesi gibi olaylar onu kamçılamış ve düzene
karşı bir pozisyona getirmiştir.
Bu dönemde Mekke'de putperestlerden sonra güçlü olarak hanifler bulunmaktaydı.
Hanifler, putlara karşı çıkıyor ve tek Tanrıya ve İbrahim peygambere inanıyorlardı.
Muhammed'de haniflerin etkisi altında kalmış ve onlarla birlikte olmuştu.
O dönemde bizzat hanif olarak zikredilen pek çok kişinin isimleri
geçmektedir. Bunlardan bazıları, Kus b. Saide el-İyadi , Zeyd b. Amr b.
Nüfeyl , Umeyye b. Ebi?s-Salt, Erbab b. Riab, Süveyd b. Amr
el-Müstalaki, Ebu Kerb Es?ad el-Himyeri, Veki? b. Seleme el-İyadi,
Umeyr b. Cündeb el-Cüheni, Adi b. Zeyd el İbadi, Ebu Kays Sırme b. Ebu
Enes, Seyf b. Züyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşi, Amir b. Zarb
el-Udvani, Abdüttabiha b.
Sa?leb, İlaf b. Şihab et-Temimi, Mütelemmis b. Umeyye el-Kenani, Züheyr
b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan el-Absi, Abdullah el-Kudai, Abid b. Ebras
el-Esedi, Ka?b b. Lüey gibi zatlardır.
Cahiliye döneminin kayda değer hanif şahsiyetlerden ve Kureyşin
hanifliği yaşatanlarından Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris,
Ubeydullah b. Cahş bilhassa zikredilmesi gerekenlerdendir. O günün
içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından önem arz etmektedir .
Varaka b. Nevfel eski kitapları okuyan alim bir kimseydi .
Bu dönem haniflerinin ortak özelliklerini şöylece özetlemek mümkündür:
Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin
yanlış adet ve inanışlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan
kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından
kurtarmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı
düşünmektir.
Tarihçiler, haniflerin bazılarının kutsal kitapları, sayfaları ve
Zebur?u okuduklarını, bir çoğunun İbrahim?in dini üzere yaşadığını, bir
kısmının da onun kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli
sıkıntılara katlandıklarını, yolculuklara çıktıklarını, rahip ve
hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını
bulamadıkları için Yahudilik ve Hıristiyanlığa girmediklerini,
İbrahim'ın dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedir.
Hanif kelimesi en eski kullanımı itibariyle Sami dil ailesine giren
dillerde görülmekteydi. Ancak Kur?an?da kast edilen mananın dışında bir
anlam taşımaktaydı. Kur?an?da müspet bir anlam yüklenen Hanif kelimesi,
söz konusu dillerde menfi anlamda kullanılmakta olup,
İslam literatüründe cahiliye tanımlamasına hemen hemen denk
düşmektedir. Mesela; ahlaksız, dinden dönen, müşrik, kaba ve yalancı
vs?anlamları da verilmiştir. Diğer taraftan Hanif kelimesi, ahlaksız,
dinsiz; Süryanice de ise murdar anlamlarında kullanılmıştır. Hanif
kelimesine yalancı, iki yüzlü ve müşrik manaları da verilmiştir.
Hristiyan Süryaniler, ?hanif? kelimesini ayrılıkçı Hristiyan
mezheplerini nitelemek için de söylemişlerdir. Arapça da ise
sapıklıktan doğru yolu bulmak anlamında olan ?hanefe? den türediği
söylenmektedir. Açıkçası putlardan uzaklaşarak tek İlaha inanan kimse
demektir. ( Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara
1997- Sa.99, dipnot 31)
Arapların putperestliği zayıflamaya yüz tutmuş, hristiyanlık bir birine
karşı fırkalara bölünmüş, Yahudilik ise dindeki hakimiyetlerini
muhafaza için, Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun
dini durumuna gelmiştir. Diğer taraftan tevhid anlayışı Mecusilikten
alınma zıt unsurlar sebebiyle zayıflamaya yüz tutmuştur. Kaynakların
ifadesinden de anlaşılacağına göre aynı bölgelerde beraber yaşamış olan
Sâbîîlik ve onun istihalesi durumunda olan putperestlik, Haniflikle
karşı karşıya gelmiştir.
Araplar çoğunlukla ifrat derecesine varan bir hayat yaşamışlardır.
Özellikle yol kesmek, yağma ve çapulculuk, mağlup olan kabilelerin
hürriyet hakkı ile beraber kişisel haklarının da galibin eline geçmesi,
savaşta yenilen kabile hakkında her türlü haksızlığın serbest olması
gibi anlayışlar, ataların geleneği sayılmıştır.
Hatta aynı ırktan olan kabileler, sürekli birbirlerini boğazlamaktan
geri kalmamışlar ve bundan zevk alır hale gelmişlerdir. Bütün Arap
yarımadası cehalet ve anarşi kabusları altında eziliyordu. Şiir,
edebiyat
ve diğer teşkilatlar bakımından nispeten ileri olan Araplar, iman,
fikir ve ahlak bakımından çok geri kalmışlarıdır. Hatta bu şiirlerden
bir tanesi de Kuss b. Sâide tarafından Ukkaz Panayırında söylenmiştir.
?Ey insanlar!
?Allah?a yemin ederim ki bunda ne bir hata var ne de yanlış,
Allah katında bizim bu dinimizden daha hayırlı olan bir din var.
Onun gelmesi yaklaşan bir elçisi var, gölgesi başımızın üstüne düştü.
Ona ulaşan ve kendisine uyana müjdeler olsun.
Ona muhalefet edene yazıklar olsun.
Geçen çağlara ve hayatlarını gaflet içinde geçiren milletlere yazıklar olsun.?
Diyerek tabiri caizse İsa'ya yol açan Yahya rolü üstlenmiştir.. Kuss b.
Sâide bu şiirini okurken Muhammed?in onu dinlemesi de ayrı bir anlam
taşımaktadır. Arap Yarımadasına komşu olan devletlerin Hristiyan,
Yahudi ve Ateşperest olmaları, yöneticilerin zalimane hareketleri, bu
halkların başka bir din aramalarına sebep olmuştur.
Hristiyanlar, Yahudiler ve Farisilerin dini görüş, fikir ve inançları
beklenen ıslah edici bir peygamberin gelişi için zemin hazırlamıştır.
Bundan sonra Arapların o zeminde karşılaşacakları peygamber Muhammed ve
din de İslamiyet olacaktır.
Hilful-Fudul ve Muhammed Üzerindeki Etkileri:
Muhammed'in gençlik dönemindeki Kureyş'de düzen çok bozulmuş, başıbozuk
bir kaos ortamı oluşmuştu. Haram aylar denilen savaşılması günah kabul
edilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında dahi kabileler
arasında savaşlar oluyordu.
Bu kuralı çiğneyenlerden biri de Muhammed'in amcası Kureyş-Kinane
ittifakının komutanı Zübeyir bin Abdülmuttalip idi ve 18-20 yaşlarında
iken Muhammed'de bu savaşa katılmıştı. Son 4 Ficar savaşı ile birlikte
Mekke'de karışıklık iyice arttı. Haksızlıklar, hırsızlıklar, gasp,
despotluk, güçsüz olanların ezilmesi, hukuksuzluk had safhaya varmıştı.
Öyle ki Mekke'ye hacca veye ticarete gelenler dahi soyuluyor, taciz ve tecavüze uğruyordu.
Bunların hakkı, hukuku gözetilmiyordu. Son olarak Yemen'li bir tacirin
mallarının parası ödenmeyince, tacir Hilful Ahlaf denilen oluşuma
müracaat etti ama yardım alamadı. Bunun üzerine feryat edip Mekke'de
mağduriyetini dile getiren şiir okuyarak sesini duyurmaya çalıştı.
Bu durumdan etkilenenler Mekke'li zenginlerden Abdullah b. Cudan'ın
evinde biraraya gelerek toplandılar ve Hilful-Fudul adlı sivil örgütü
kurdular. Bu oluşumun içinde yer alanlar arasında Ebu Bekir ve Muhammed
de vardı.
Hılfılfudul adıyla anılmasının nedeniyse; araplar arasında bu isimle
anılan bir çok antlaşmanın daha önce yapılmasıydı. bunlardan en
meşhuru; curhum kabilesinin kureyş?ten önce böyle bir antlaşma ve
dayanışma yapmasıydı. Bunlar; fadıl b. fudale, fadıl b. vedea ve fadıl
b. haris isimli curhum kabilesinin ileri gelen kişileridir. Bu
kişilerin isimleri fadıl olduğundan bu harekete de fadılların ittifakı
anlamında hılfılfudul adı verilmiştir.
Toplantıda ettikleri yemin ise şöyleydi:
?Allah?a yemin olsun ki, Mekke şehrinde birine haksızlık ve zulüm
yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü ister bizden
ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi
hareket edeceğiz. Denizlerin bir kıl parçasını ısıtacak suyu
bulundukça, Hira ve Sebir dağları yerinde kaldıkça ve üzerinde dağ
tekeleri otladıkça bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize
maddi yardımda bulunacağız.? (İbn Sa?d, Tabakat, I, 129)
Bu oluşuma katılanların ilk işi, As b. Vail?e giderek Yemenli?nin
malını ondan almak ve Yemenli?ye teslim etmek oldu. O günlerde, Has?am
kabilesinden Yemenli bir tacir, kızı ile birlikte hac için Mekke?ye
gelmişti. Şehrin despot kişilerinden Nübeyh b. Haccac?ın, kızını zorla
elinden alması üzerine tacir, Hilfu?l Fudul?a gitti.
Hilf mensupları hemen Nubeyh?in evini kuşattılar ve kızı alıp babasına teslim ettiler.
Eraş kabilesine mensup birinden mal satın alan Ebu Cehil, parasını
ödemedi. Muhammed'le birlikte Ebu Cehil'e gidildi ve hiç bir itiraz
olmadan parası alındı.
Sümale kabilesine mensup bir tacir Mekke?nin ileri gelenlerinden Übey
b. Halef?e mal satmış, fakat parasını alamamıştı. Çaresiz kalan tacir
Hilfu?l-Fudûl?a başvurdu. Teşkilat mensupları ona Übeyy?e gidip
parasını tekrar istemesini, vermediği takdirde kendilerinin bizzat
alacaklarını bildirmesini söylediler. Bunun üzerine Übey, parayı hemen
ödedi.
Bu sivil insiyatifin olumlu girişimleri Mekkeliler arasında takdirle
karşılandı, örgüt mensuplarına karşı güven ve saygı oluşturdu.
Bu örgütün, Muhammed'in kişiliğinin oluşturmasında, çevresiyle
ilişkilerinin geliştirmesinde, itibar oluşturmasında etkisi büyük
olmuştur.
Peygamberliği ilan ettikten sonraki dönemde dahi Hilful Fudul'dan
övgüyle söz etmiş ve "Yine çağrılsam gider katılırım." demiştir.
(Müsned, I, 190, 317)
Hatice ve Varaka:
Hatice binti Huveylid b. Abdul Uzza'nın doğum tarihi kesin olarak
bilinmemekle birlikte, Milâdi 555. yılında olabileceği söylenmektedir.
O, Arapların Kureyş kavminin Hâşimiler boyundan olup babası Huveylid, annesi Fâtıma'dır.
Muhammed ile evlenmeden önce üç evlilik yapmıştır. Hatice ilk önce
Varaka ibn-i Nevfel'e nişanlanmış ancak nikah yapılmamıştır. İkinci kez
künyesi Ebu Hale olan İbn-i Nebbaş ile nikahlanır. Ebu Hale'nin
vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir.
Atik'in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir.
O'nunda ölümü üzerine dul kalır. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları
doğmuştu:
1. Ebu Hale'den Hind isimli oğlan çocuğu.
2. Atik'den yine Hind isimli kız çocuğu
3. Sayfi'den Muhammed isimli oğlan çocuğu.
Hz.Hatice'nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyeside Ümm-i Hind olmuştur.
Hatice çok zengindi ve ticaretle uğraşmaktaydı. Ücretle tuttuğu
adamlarla Şam'a ticaret kervanları düzenlerdi. Muhammed'le tanıştı ve
ondan hoşlandı, ona ticaret ortaklığı önerdi ve onun başkanlığında bir
ticaret kervanını Şam'a gönderdi. Aynı zamanda hizmetkârı Meysere'yi de
onunla beraber gönderdi.
Hatice bu ticaret kervanından çok memnun oldu. Daha önce gönderdiği
ticaret kervanlarına nazaran, bu sefer daha fazla kâr elde etti.
Hatice, Muhammed hakkında Meysere'yi de dinleyince, ona olan itimadı ve
sevgisi daha da arttı. Ona anlaştıkları ücretten fazlasını verdi ve
Muhammed 'e evlenme teklifinde bulundu.
Hatice Muhammed ile 4.evliliğini yaptığında 40 yaşlarında, Muhammed ise 25 yaşlarında idi.
Evliliklerinden 4 oğlu oldu; Kasım, Tayyip, Tahir, Abdullah dördu de
vefat ettiler. 4 de kızı oldu; Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb, Fatima.
Shocked - 40 yaştan sonra 8 çocuk. Shocked
( Bazı kaynaklara göre Tayyip ve Tahir, Abdullah adlı oğlunun lakabları olarak belirtilir.)
Hatice, Muhammed'i amcazadesi Varaka Bin Nevfel ile tanıştırdı. Varaka
Hıristiyandı ve bilimle ilgiliydi. Aynı zamanda Nasturi rahibi olan
Varaka Mekkenin de rahibi ve vaiziydi. Tevrat ile İncil'ide iyiden
iyiye incelemiş ve arapçaya tercüme etmişti.Çok bilgili ve Filozof bir
adamdı. Dinler tarihini çok iyi biliyordu. O araştırmaları sonucunda
puta tapıcılığı bırakıp hıristiyanlığı kabul etmişti.
Varaka Bin Nevfel Muhammed'i sevdi. Onun dini konulara olan ilgisi
hoşuna gitmiş ve yakınlık duymuştu. Bilgili olduğu için Muhammed'de ona
saygı ve ilgi gösteriyordu. Varaka'yı her zaman ziyaret ediyordu. O da
Ona Tevrat'ı baştan başa okudu. Adem'den İsmail'e kadar bütün
Peygamberlerin menkıbelerini anlattı. Musa'nın dinini nasıl kurduğunu,
İsa'nın Hıristiyanlığını da izah etti. Vahdaniyet-i ilahiye'yi derinden
derine anlattı, fikir ve halvet yollarını gösterdi.
Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo'ya göre, Muhammed 15 sene boyunca
Varaka bin Nevfel tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil'de yer alan
bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir.
Kaynak: İbni Hişam, Sîre: 1/254; İbni Kesîr, Sîre: 1/404
Yemen?li Rahman
Muhammed zamanında Yemen'de çok önemli bir kabile reisi vardir ve peygamberliğe soyunmuştur. Adı Yemame Rahman'idir.
Bu Yemame Rahman'i oldukça kültürlü, zeki ve saygın bir kişidir.
Araplar arasında oldukça nüfuzludur. Muhammed'in bu kişiyle diyalogları
olmuş, ona büyük saygı duymuştur. Hatta onunla ilişkisi öyle bir
dereceye gelmişti ki, Mekkeli inanmayanlar,
"Bize ulaşan bilgiye göre,Yemame'deki şu adam, Rahman denen kişi
öğretiyor sana müslumanlığı. Kuşkun olmasın ve yemin ederiz ki, biz
hiçbir zaman Rahman'a inanmayız." demişlerdir. (Siratu Ibn
Ishak,Muhammed Hamidullah 180/254)
Rahman insanlar arasında kullanılan bir isimdi. Ve ilginçtir ki, Arab
dilindeki birçok kelime Sankstritcedir, çok tanrılı Hint bolgesi diline
aittir.
Mekkeli Araplar Muhammed'in islam kelimesini bile Bu Rahman denen kişiden aldığını iddia ediyorlardı.
Bu Yemameli Rahman, peygamberlik savında bulunduğu zamanlar bir diğer
adı da "Müslim" di. Yani, İslam oluşturulmadan önce adamın bir adı da
Muslim! Tabii, daha sonra peygamberlik savında Muhammed başarılı
olunca, müslumanlar alay etmek için "Müseylime" ve "çok yalancı"
anlamında "Kezzab" ismini de eklerler.
Daha sonra da İslamın tarihi derlenirken, bu Rahman ile ilgili
bilgilerin büyük çoğunluğu imha edilmiştir, ilerde sorun çıkmasın diye.
Yine de elde kalabilen bu kadar bilgi bile durumu gayet iyi
açıklayabilmektedir.
Yemen, o zamanlarda Mısır dahil ortadoğu ve Hindistan'a kadar ki
uygarlıklar için önemli ticaret noktalarından biriydi. Aynı zamanda din
olarak da musevilik, hristiyanlik ve müslumanlığın temeli olan sabiilik
vardı.
Bunun yanında musevilik ve hristiyanlık da sonradan yerleşmişti, tıpkı
Medine'de yahudiliğin yerleşmiş olması gibi. Yemen bu yüzden ticari
olduğu gibi bir dinsel merkezdi de aynı zamanda.
Rahman denen kişi Yemen'in Ezd kabilesinden, bilgelik ve nüfuzuyla saygı gören bir başkandı.
Muhammed, peygamberliğini ilan etmeden önce, karısı Hatice tarafindan
ticari amaçlı olarak Yemen'e de gonderilmişti. Yemen'de o zamanlar çok
önemli olan Hubase fuarına katılmıştı. Zaten Rahman'la da burada
tanışmıştı. (Kaynak: Muhammed Hamidullah,Islam Peygamberi 1/61)
Muhammed'in içinden çıktığı Evs ve hazrec kabileleri de, o zaman ki
Arap kabileler topluluğundan bir çoğunu içine alan Ve Rahman isimli
kişinin de içinden çıktığı Ezd kabilesinden ayrılmaydı.
Yani kısacası, Muhammed ve Rahman uzak ta olsalar sonuçta akrabaydılar.
Yemen kokenli bu Ezd kabilesi Muhammed için çok önemliydi. Buna örnek olarak çok sağlam iki hadis aktaralım:
"Emanet Ezd'dedir." -Tirmizi,Sunen,no 3936-
"Ezd kabilesinden olanlar, allah'ın yeryüzündeki
arslanlarıdırlar.İnsanlar onları alçaltmak isterlerken, Allah onları
yükseltir. öyle bir zaman gelecektir ki, kişi hep 'keşke babam bir
Ezd'li olsaydı, keşke anam bir Ezd'li olsaydı'diyecek" -Tirmizi,no:3937-
işte bu yüzden, bu Yemen ve Ezd kabilesi sevgisinden Muhammed, "iman
Yemenlidir, hikmet de Yemen'lidir" demiştir. Sadece sevgisinden değil
tabii, Yemen'in o zamanlar bir dinsel merkez olması, bütün dinlerin
kaynağı olan sabiiliğin orada merkezi din olmasıdır. Muhammed'e göre
iman dolayısıyla dini oluşturan herşey, ibadetlere kadar Yemenlidir,
Sabiilik kökenlidir. Bu nedenle Rahman hiç de önemsiz bir insan değildir
Muhammed için.
Nitekim, peygamberliği Muhammed'e kaptırmak istemeyecek, kendisi de
peygamberliğini ilan edecek, başarılı olamayınca 148 yaşında olmasına
rağmen Muhammed'e peygamberlikte ortaklık dahi teklif edecektir.
Evet, bazı bilgiler gerçekten şaşırtıyor insanı. Ama olmayacak birşey de değil.
Üstelik bazı kaynaklara göre, Muhammed'den 20 yıl önce peygamberliğini ilan etmiş.
Hicret'in 10. yılında Muhammed'e şu satırlarla ortaklık teklif ediyor;
" Tanrı elçisi Müseylime'den,Tanrı elçisi Muhammed'e mektuptur.Sana esenlikler dilerim.
Ben Peygamberlikte sana ortak edildim.Yeryüzünün yarısı bize,yarısı
Kureyşlilere aittir,fakat Kureyşliler adaletle hareket etmezler."
Peygamber'in,Yemame halkına öğretmen olarak gönderdiği, Reccal bin Unfuva, Müseylime ile çok iyi arkadaş olmuştu.
Ve Tanrı'nın Müseylimeyi, Muhammed'e ortak ettiğine tanıklık ediyordu.
Margoliuth'a göre ise Muhammed peygamberlikte Yemenli Rahman'ı taklit etmişti.
Rahman'dan Örnek Ayetler:
"Allah yüklü deveye in'am etti. Ondan koşan bir yavru çıkardı. Sifak (alt deri) ile hasa (barsak) arasindan."
"Salih insanlar gecelerini uyumadan, ibadetle geçirirler, gündüzleri de
gökteki bulutlarin ve yağmurların kuvvetli tanrısı için oruç tutarlar."
"Tanrıyı her eksikten tenzih ederim ki, O dirilme zamanı geldiğinde,
acayip bir biçimde diriltir. Sizi göğün katına yükseltir. O sizin
hardal tanesi kadar da olsa işlerinizi ve gönlünüzden geçeni bilir.
Insanlar bu yuzden ziyana uğrar ve lanete katlanırlar."
"Renkleri kara olduğu halde sutleri beyaz olan koyunlar uzerine and içerim ki."
"Ektiğiniz yerleri koruyunuz; yoksul olanları yurdunuza kondurunuz, azgınları yurdunuzdan uzaklaştırınız."
Bahriye Üçok'un "Dinden Dönenler ve Yalancı Peygamberler" kitabından.
Yemameli Rahman Müslim'den birkaç ayet daha;
Tohum ekerek,
Ekin yetiştirenlere,
Ekinleri biçenlere,
Buğdayları savuranlara,
Sonra öğütenlere,
Onlardan ekmek yapanlara,
Bu ekmekleri ufak ufak doğrayarak,
Et suyunda ıslatanlara,
Ve bunların üzerine,
Sade yağ dökerek yiyenlere,
Şerefine and içerek temin ederim ki;
Siz hayvan besleyerek, çadırda yaşayanlardan,
Daha meziyetlisiniz.
Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.
Karanlıkları basan gece,
Siyah Kurt,
Ve yaşına basan,
Çatal tırnaklı hayvan adına andolsun ki;
Üsseyid'lerin,
Harem'in hürmetini çiğnememiş
Olduklarını teyit ederim.
Aşağıdakiler de Kur'an'dan:
Naziat/1-5
o daldırıp çıkaranlara,
usulcacık çekenlere,
yüzüp yüzüp gidenlere.
yarışıp geçenlere,
ve bir iş çevirenlere
Andolsun ki,
Ayetler arasında bayağı benzerlik var. Allah'ın yemin şekli nerdeyse
aynı. Yemame'li Müslim'in ayetlerini Muhammed'den daha önce yazdığını
düşündüğümüzde;
"Yoksa Cebrail aleyhisselam Müseylime'ye de uğramış olmasın?" demekten alamıyoruz kendimizi. Smile
O dönemin peygamber iddiası ile ortaya çıkan Esved ül-Ansi, Tuleyha Bin Huveylid, Secah ve
Müseylimet ül-Kezzab yani Yemameli Rahman Müslim'le Muhammed bin
Abdullah'ı ele aldığımızda başarılı olanla kaybedenleri görmekteyiz.
Peygamberlikte dikiş tutturamayanların çoğu bu girişimlerini canlarıyla ödediler.
Ögrenmekte cok fayda vardir.
|
| SEYFEDDIN (Login SEYFEDDIN) 99.232.185.251 | GERCEK OLAN SOZLER | November 8 2008, 3:28 PM |
Hz. MUHAMMED (s.a.s) DOGUMU, COCUKLUGU VE GENCLIGI
Insanligi hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini
saglamak üzere Allah Teâlâ tarafindan gönderilen peygamberlerin
sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle
kabul edildigine göre 2I Nisan(12 Rabiulevvel)571 Pazartesi günü
Mekke'de dogdu.Islâm tarihi kaynaklari,Hz.Peygamber'in nesebi ta Hz.
Adem'e kadar siralanan Secere tablolari ile belirlemislerdir.
Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atasi olan Adnan'a
kadar ittifak edilmis,ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazi
farkliliklar ortaya çikmistir.Ama O'nun Hz.Ibrahim'in oglu Hz.Ismail
soyundan oldugunda süphe yoktur.Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'in
seceresi söylece siralanir: Muhammed b.Abdullah b.Abdülmuttalib b.Hâsim
b.Abdümenâf b.Kusayy b.Kilâb b.Mürre b.Ka'b b.Lüeyy b.Gâlib b.Fihr
b.Mâlik b.En-Nadr b.Kinâne b.Huzeyme b.Müdrike b.Ilyas b.Mudar b. izâr
b. Me'add b.Adnan.
Hz. Peygamber'in dogumundan iki ay kadar önce babasi Abdullah, ticarî
bir seferden dönüsünde Yesrib(Medine)'de vefat etmisti Annesi Amine
Kureys Kabilesinin kollarindan Benû Zühre'nin reisi Vehb b.Abdümenaf'in
kiz idi.O siralarda Mekke esrafi, çocuklarini çölde bir süt anneye
vererek emzirme âdetine sahip olduklari için Hz. Peygamber, kendi
annesi Amine tarafindan ancak bir kaç kez emzirilmis,süt anneye
verilinceye kadar da amcasi Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe,O'na süt
annelik yapmisti.
Daha sonra Mekke'ye komsu çöllerde yasayan Hevâzin kabilesinin
kollarindan Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz.
Peygamber'e süt emzirmistir.Mekke esrafi tarafindan Mekke'nin agir ve
sicak havasi çocuklarin gelisimine ve sagliklarina zararli görülüyor;
ayrica hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan
Mekke'de arap dili,yabanci tesirler altinda kalabildiginden,fesahat ve
belâgata önem veren Mekkeliler çocuklarinin dili ögrendikleri ilk
yillarinin Arapçanin saf ve bozulmamis sekliyle ve olanca fesahat ve
belâgatiyla ari duru konusuldugu badiyelerde geçmesini gerekli
görüyorlardi.
Bu bakimdan Araplar arasinda fasih Arapçalari ile ün yapmis Benû Sa'd
kabilesi arasinda yaklasik ilk iki buçuk yilini geçiren Hz. Peygamber,
ileride üstlenecegi ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen
burada hazirlanmis oluyordu. Hz. Peygamber'in kirk yasindan itibâren
yürüttügü Islâm'a davet vazifesi,kabul etmek gerekir ki, aslinda
mesakkatli,yorucu,bir takim sikintilari olan mukaddes bir
vazifedir.Iste bu yorucu ve mesakkatli görevi lâyikiyla yerine
getirebilmek için saglam ve sihhatli bir bünyeye sahip olmak
gerekiyordu.Hz. Peygamber,böylelikle çocuklugunun ilk yillarinda
Mekke'nin bogucu sicak ve sitmali havasindan uzaklasmis,suyu ve havasi
güzel bâdiyede saglikli bir sekilde gelisme imkânini bulmus oluyordu.
Diger taraftan güzel konusmanin kitleler üzerindeki etkisi
malumdur.Ileride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir
peygamberin süphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olmasi ve
dili,davasinin ugrunda en iyi sekilde kullanmasi gerekiyordu. Iste bu
yönlerden Hz.Peygamber henüz çocuklugundan itibâren davet faâliyeti
için hazirlaniyordu.Yalniz kendisi henüz o siralarda ileride peygamber
olacagi konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadigindan, bu hazirlanma
O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayip, Cenâb-i Hakk'in
yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altinda tutmasi seklinde cereyan
ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yaninda iken vukû
bulan "Gögsünün yarilmasi" (Serhu's-Sadr veya Sakku's-Sadr)olayini da
yine davete hazirlik olarak degerlendirmek gerekir.
Bu olayda Hz. Peygamber'in gögsü, görevli iki melek tarafindan
yarilmis, kalbi çikarilarak Seytanin ve nefsin tasallut ve
saptirmasindan arindirilmis ve Zemzem'le yikanarak tekrar yerine
konulmustur Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazirlanmis
oluyordu.Serhu's-sadr olayindan sonra süt anne halime tarafindan
Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim
edilen Hz. Muhammed,alti yasina kadar annesi Amine'nin yaninda kaldi.
Bu siralarda Amine,Hz.Peygamber'i de yanina alarak Medine'deki
akrabalarini ziyarete gitmisti.Bu vesile ile, alti yil kadar önce
Medine'de ölen esinin kabrini de ziyaret etmis olacakti.
Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den
pek fazla uzaklasmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsizlandi ve
vefat etti; oraya da defnedildi. Artik hem yetim, hem de öksüz kalan
çocugu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadi Ümmü Eymen Mekke'ye
getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yasli dede, kalben büyük
bir muhabbet besledigi bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yil bagrina
basti.Abdülmuttalib'in temsil ettigi Hâsimogullarinin Mekke'deki
itibâri ile Abdülmuttalib'in sahsî özellik,kabiliyet ve ahlâki
faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem
suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çikarmis olmasi,onun
Mekke'de kendisine son derece saygi duyulan,sözüne itibâr ve itâat
edilen bir reis hâline gelmesini saglamisti.
Abdülmuttalib,Kâbe duvarina bitisik olarak sirf kendisine mahsus
serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini tasiyan
Dâru'n-Nedve'de Mekke halkinin çesitli problemlerini dinler ve çözüm
yollari arardi. Dedesi Abdülmuttalib'in yanindan hiç ayrilmayan küçük
Muhammed,Dâru'n-Nedve'de yapilan idareye ve çesitli problemlere ait
müzâkerelerde de dedesinin yaninda bulunuyor ve daha o yaslarindan
itibaren zulmün hâkim oldugu Mekke toplumunda ortaya çikan problemleri,
insanlarin dinî,idârî, iktisadî,ilmî,ictimâî yönlerden nasil bir
batakligin içinde bulunduklarini yakindan görüp idrâk ediyordu.
Hz.Peygamber sekiz yasina geldigi zaman Abdülmuttalib seksen iki yasina
erismisti ve yasli bünye,ugradigi hastaliklara tahammül edemeyerek bu
dünyadan ayrildi. Abdülmuttalib vefatindan önce sevgili torununu
ogullari arasinda,Hz.Muhammed'in babasi Abdullah'la ana-baba bir kardes
olan Ebû Talib'e teslim etmisti.Artik Hz. Muhammed sekiz yasindan
yirmibes yasina kadar amcasi Ebu Talib'in yaninda kalmistir.
Gelecekte peygamber olacagi hakkinda ne kendisinin ne de çevresinin
kesin bir bilgisi olmadigindan,tâbiîdir ki Hz.Peygamber'in bu
devrelerdeki hayati hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece
Hz.Peygamber'i degil,ayni zamanda diger Mekkelileri de ilgilendiren
bazi olaylarda Hz.Peygamber'in aldigi yer ve oynadigi rol,
kaynaklarimizda tespit edilmistir.Bu devreye ait mevcut bilgiler
arasinda süphesiz önemli olanlarindan birisi,Hz.Peygamber'in Râhib
Bahîrâ ile karsilasmasi meselesidir.
Hz. Peygamber on iki yaslarinda iken amcasi Ebû Tâlib ile birlikte
Sam'a dogru yol alan ticarî bir kervana katilmis ve kafile Sam
yakinlarinda Busrâ adli bir mevkide mola verdigi zaman buradaki
manastirda bulunan Bahirâ adli râhib,Islâm kaynaklarina göre Hz.
Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çikmasi beklenilen son
peygamber olabilecegi kanâatine varmisti. Müstesrikler bu olayi kendi
yanli bakis açilari ile ele alarak Islâm'in dogusunda Hristiyan
rûhiyâtinin etkileri oldugunu, Râhib Bahîrâ'nin dinî telkinlerinin
tesirinde kalan
Hz. Muhammed'in bu dinî suuru gelistirerek ileride Islâm'i ortaya
attigini iddia ederlerse de,Islâmiyet'in temelini olusturan tevhid
akidesi ile Hristiyanligin temeli olan teslis*inancinin aslâ bagdasamaz
bir karakterde olusu, Islâm'in Hristiyanlik'da mevcut teslis
düsüncesini sirk olarak kabul etmesi,bu iddiânin ne derece asilsiz ve
gülünç oldugunun en açik delillerindendir(genis bilgi için bkz.Bahîrâ
maddesi).
Hz.Peygamber,bu ilk seferin ardindan daha sonraki yillarda diger
amcalari ile birlikte Mekke. disina yapilan bazi ticari seferlere
katilmis,muhtelif bölgelerde yasayan insanlarin farklilik arzeden
dinleri, örf ve âdetleri,hal ve vaziyetleri hakkinda bilgi sahibi
olmustur. Peygamber Efendimizin daha sonralari Islâm'i teblig ederken
bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduguna göre cereyan eden bu
olaylari da O'nun peygamberlige ilmen hazirlanmasi olarak
degerlendirmek gerekir.
Cenâb-i Hakk'in kontrol ve murâkabesi,müstakbel peygamberi rûhen de
davete hazirliyor ve cahiliye döneminin her türlü sirk ve
sapikligindan, kötülük ve ahlâksizligindan uzak tutuyordu.Mekkelilerin
dinî bir âyini ve bayrami olan Büvâne'ye çocukluk yillarinda amca ve
halalarinin zorlamalari ile götürülen Hz.Muhammed,âdet üzere diger
akrabalarinin yaptigi sekilde burada hazir bulundurulan bir puta tapmak
içiri siraya girdiginde,henüz kendisine sira gelmeden ilâhi bir ikaz
ile puta tapmaktan alikonulmus ve olayin hasyeti içerisinde
Hz.Peygamber kisa bir bayginlik geçirmisti. Bu olaydan sonra artik
akrabalari O'na putlara tapmak için her hangi bir israrda bulunmadilar.
Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yillarindan itibâren hayati
boyunca aslâ hiç bir puta tapmadigi gibi,onlar adina kurban
kesmemis,putlar adina kesilen hayvanlarin etini yememis,onlar adina
yemin etmemis, hatta onlarin adini dahi agzina almaktan hoslanmadigini
belirtmisti.
Geçim sikintisi çeken amcasi Ebû Tâlib'e yardimci olmak için gençlik
yillarinda Mekkelilere ücretle çobanlik yapan Hz. Muhammed, çobanligi
sirasinda Mekke'nin dagdagali,debdebeli, sirkin hâkim oldugu havasindan
uzaklasarak tabiatla karsi karsiya gelmis,bu anlarda muhakeme ve idrâk
gücü geliserek herseyin yaraticisi olan Cenab-i Allah'in varligi ve
birligini,O'na esler kosmanin sapiklik oldugunu iyice kavramis,
karsilastigi bir takim sikinti ve mesakkatler O'nu rûhen
olgunlastirmisti.
Cobanlik yaptigi günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadasina
emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eglencelerini seyretmek için
kirdan sehire inen Hz. Peygamber,eglence yerine gelip oturur oturmaz
Cenâb-i Hakk'in kendisine verdigi bir uyku ile,içkilerin içildigi,
oyunlarin oynandigi, ahlâksizliklarin yapildigi bu isret âlemini
seyretmekten dahi alikonulmustu.Bir baska sefer yine böyle bir
eglenceyi seyretme arzusu ayni sekilde engellenmis; artik bir daha da
Hz.Peygamber böyle bir seye tesebbüs etmemis,istek de duymamisti.
Hz.Peygamber yirmi yaslarinda iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi
arasinda Ficâr Harbi vukû buldu. Aslinda savasabilecek bir yasta ve
güçte olmasina ragmen Hz.Peygamber bu harpte sadece savas alaninin
gerisine düsen oklari toplayip amcalarina vermekle yetinmisti.Böylece
genellikle cephe gerisinde bulunmasina ragmen bu olayin O'nda harp
taktik ve teknikleri,sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler
olusturdugu bir gerçektir.
Peygamberliginden sonra dahi hatirladigi zaman bir üye olarak
katilmaktan seref ve iftihar duydugunu açikça belirttigi Hilfü'l-Fudûl
ise hemen bu savastan sonra gerçeklesmisti.Bu vesile ile
Hz.Peygamber,cemiyet meselelerini yakînen tanimis, câhiliye toplumunda
güçlünün güçsüzü nasil ezdigini,güç ve kuvvet karsisinda zâlimlerin
nasil eriyip titredigini örnekleriyle görmüstü.Yirmibes yasinda bizzat
kendisinin idare ettigi bir ticaret kervani Hz.Muhammed'i Hz.Hatice ile
karsilastirdi ve aralarinda gerçeklesen evlilik, Hz. Muhammed'in amcasi
Ebû Tâlib'in yanindan ayrilip yeni bir aile yuvasi kurmasini sagladi.
Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayisiyla Hz. Hatice'den alti çocugu
olmustu.Bunlardan dördü kiz olup Zeyneb,Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtima
adlarini almislardi.Bunlarin dördü de babalarinin peygamberligine
erismisler ve O'na iman ederek hicret etmislerdir. Ogullari ise Kasim
ve Abdullah adini tasiyordu.Hz.Peygamber'in ilk oglunun adi Kasim
oldugu için kendisine Ebû'l-Kâsim künyesi verilmisti.Bazi kaynaklar
bunlardan baska Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adinda iki oglu daha
oldugunu zikrederken,diger bazi kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'in
lâkabi oldugunu belirtmislerdir. Hicretten sonra dogan oglu Ibrahim ise
Misirli câriye Mâriye'dendir.
Hz. Peygamber'in bütün erkek çocuklari henüz küçük yaslarda vefat
etmislerdi.Hz.Hatice ile evliliginden sonra Peygamber Efendimiz ailenin
geçimini ticaret yoluyla saglamaya çalismis,bazan ortaklik
yoluyla,bazan müstakil olarak ticaret yapmisti Hz.Muhammed,bu ticarî
muamelelerindeki dürüstlügü,dogru sözlülügü,ahde vefasi, âdil ve
âlicenâb davranislari,herkes hakkinda iyimser davranip elinden gelen
iyilik ve yardimi yapmasi, yoksulun,muhtacin elinden tutmasi,
yakinlarina ve akrabalarina karsi gösterdigi ilgi, ahlâkî olgunluk ve
rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmis, çevrede herkesin güvenip
itibar ettigi, sayip sevdigi bir kisi hâline gelmisti.Bu sebeple
Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kisi" lâkabini vermislerdi.
Hz. Peygamber'in otuz bes yasinda iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayi
ve bu olay sirasinda el-Haceru'l-Esved'in*yerine konmasi meselesinde
Mekke sülâleleri arasinda çikan ve kanli bir çatismaya dönüsme temâyülü
gösteren anlasmazligi herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir
sekilde çözmesi,O'na duyulan güveni daha da artirmisti.
Allah'in mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayisiyla herkeste oldugu gibi
Hz.Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar süphesiz harekete
geçmistir.Bu sebeple O'nda bu yillardan itibâren Rabbi ile basbasa
kalma arzusu görülür.
Bir de buna toplum içinde islenen
haksizliklar,zulümler,ahlâksizliklar,din adina icrâ edilen sapiklik ve
akilsizliklar eklenecek olursa,Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir
toplumdan kendisini uzak tutarak yalniz,sessiz,sakin bir magarada bir
süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlasilir.Artik otuz bes
yasindan itibâren Hz.Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayi
boyunca Mekke'den uzaklasiyor,uzlet yeri olarak kendisine seçtigi Hira
dagindaki bir magarada günlerini geçirerek
Cenâb-i Hakk'in varligini,birligini,kudret ve azametini,O'nun gücü
karsisinda mahlûkatin aczini ve zayifligini düsünüyor; Rab Teâlâ'nin
insanlara sonsuz nimetlerini, buna karsi insanoglunun nankörlügünü,
onlarin dinî, siyasî,ictimâi, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düstükleri
kötü durumlari hatirliyordu. Iste bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i
rûhi,ahlâkî bir olgunluga götürdügü gibi tefekkür ve istidlâl
melekelerini gelistirerek aklî ve ilmî bir yücelige de eristirdi.
(Devam Edebilir)
Selam Sevgi ve Dua Ile
|
| tolonbey (Login tolonbey) 84.59.18.26 | Re: Kâfirlerin cevabi | November 9 2008, 1:41 AM |
Iste böyleeeeee
Demek,Allah Muhammedide yaratirken,kalbinde seytan var olarah
yaratmisda sonradan melekler gögsünü yarip Yüreyini alip seytandan
temizlemisler.
Bahin heleeeeee,demek Allahin pisledigi Yüreyi Melekler göysü yarip
Yüreyi disari ciharip temizlemislerde sonrada hep temiz kalmis
heeeeeeee.
Demekki bu ümmetcilerin melekleri Allahtan daha bilgili ve güclü,
Yaziklar olsun sizin gibi inanclilara.
Daha Yaradani tanimaktan yoksunsunuz,ona buna Fetva verip duruyorsunuz.
Biraz,su su kabaginizi calistirin,yahutta o kelleyi atipda kasaptan
baska bir kelle alinki eccikde olsa düsündügü ipe sapa gelsin.
COK YAZIK.
tolonbeg |
| SEYFEDDIN (Login SEYFEDDIN) 99.232.185.251 | Re: Kâfirlerin cevabi | November 10 2008, 2:58 PM |
2-BAKARA:
1 - (Elif, Lâm, Mîm.)
2 - İşte o kitap, bunda şüphe yok, müttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.
3 - Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.
4 - Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.
5 - Bunlar, işte Rabblerinden bir hidayet üzerindedirler ve bunlar işte felaha erenlerdir.
6 - Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.
7 - Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
8 - İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık." derler.
9 - Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.
10 - Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını
arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab
vardır.
11 - Hem onlara: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." denildiğinde: "Biz ancak ıslah edicileriz." derler.
12 - İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.
13 - Onlara: "İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın."
denilince, "Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?"
derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
14 - Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: "İnandık" derler.
Fakat şeytanlarıyle yalnız kaldıkları zaman: "Biz, sizinle beraberiz,
biz sadece (onlarla) alay ediyoruz." derler.
15 - (Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
16 - İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı
satın aldılar da, ticaretleri kâr etmedi, doğru yolu da bulamadılar.
Selam Sevgi ve Dua Ile
|
| tolonbeg (Login tolonbey) 84.59.14.248 | Re: Kâfirlerin cevabi | November 12 2008, 2:19 PM |
Iste böyleeeeeee
Ne diyorsunuz,Allahin izni olmadan bir yaprak kimildamaz.
Peki ben yalan söylüyorsam yalana beni tesvik eden kim olaki,eger hersey Allahin kontrolu altindaysa?
Ama sizin Allahiniz kendi kendine söz vermis,cehennemi insanlarla
dolduracagina .Bu nedenle insanlari saptiriyorki adamlar suc islesinde
cehennemi doldursun.Aksi takdirde yalanci cikacak kendi kendine.Böylede
olunca coh ayip olur deyilmi?
Yahu cocuklar,Muhammedin agzina seytan kötü,yanlis sözler
atiyorda,sizin Allah hemen kosup o kötü sözü muhammedin agzindan
aliyorda, NEDEN SIZIN ALLAH BIZI EKISTRA SAPITIYORKI .BIZI CEHENNEME
ATMAKLA SANMI KAZANACAK SIZIN ALLAH?
Süleyman Atasda diyorki,seytan gercek müslümanin yanina
yanasamaz.Peki Muhammet gercek müslüman deyilmi?Hemde kötü lafi
Muhammedin agzina atiyor.
Burda bir üc kagitcilih var.
Biri yalan söylüyor ama kim?
Allahmi,
Muhammetmi,
Yoha Sülüman atasmi,
Yohsanam kur,anmi?
Yahu gelin bunu acihlayin bana,
Siz Eski diyanet isleri baskanindan daha eyi bülürsünüz.
Hadi görem sizi.
Bizim Tanrinin böyle bir derdi yok.
Onun tahtinda peygamberde,normal insanda aynidir.
O kimseyi suca itmez sizinki gibi.
Kimsenin agzindanda yanlisi almaz,kimsenin agzinada yanlisi atmaz.Böyle yapinca sucun kendinde olacagi bilincindedir.
Bu sizin Allah ne bicim bir Allhki,insanlarin azap cekmesi icin insanlari suca itmektedir?
Bu sizin Allah tamda size benziyor.
Muhammedin suc islemesini önlüyor ümmetleride suca tesvik ediyor.
Sizin Allah coh adilmis vallaha,helal olsun.
Neymis, kendi kendine söz vermimis.
Ülen bu sizin Allah ,Kureys kabilesinden Abdullahin oglu olmasin.
Vallah onun fikriyatini tasiyor bu sözler.
Yoksa Evrenleri yaratan,bir yüce güc böyle numaralara asla tenezzül etmez.Edenlerde ötede büyük azap verir.
Yanitinizi bekliyorum.
Lütüfen vede dogru olarahdan,
kalin saglicahla
tolonbeg
|
| Anonymous (Login sadikkul) 99.232.185.251 | Re: Kâfirlerin cevabi | November 12 2008, 4:23 PM |
Kisi ne ederse kendine eder....
Anadoluda cok meshur bir guzel bir soz vardir,der ki:
Dokuz koylu bir araya gelse kisiye iyilik etmek istese!...Ayni kisiye
kotluk etmek istese!...Kendisinin kendinsine yapacagi iyiligi ve
kotulugu hic birisi yapmaz!...
Seni kainaatin en ustun varligi ilan eden ve butun canli ve canszilari
senin hizmetine veren Yuce RABBIM!...Senin gecici su dunya aleminde
nasil bir yasamla sana verdigi EMANET ile senin yapip yapmaman
gerekeleri yoladigi kitap ve Peygamber ile sana bildirmis!...
Seni bir cattalli yol agzina birakmis!...
Secenekleri sana birakmis!...Sen istersen
hapishaneye!...Meyhaneye!...Ibadet haneye!...Ilime vs diledigin yere
gidebilirsin!...Bu sana birakilmis...Ama yapacaginin her isin bir
karsiligini her zaman her yerde goreceksin.
Ikilem icinde yaratilsinin HIKMETI sebebi bu...Donus kime olacak?...
Burada cok kisa olan yasamada IMTIHAN icinde olmadir...Ister SUKUR eder
istersen yaptigin gibi KUFUR edersin!...Ektigini bicecek olan yanliz
sensin!...Sana EMANET verileni sen ne sekilde aldigin gibimi? yoksa
kirletipte geri vereceksin?...En muhum olan konu bu!....
Oncelikle Sen kimsin?...Seni Yaratan seni yaratirken senden yardimmi
istedi?....Kime ISYAN etigini sanarsin?...Buraya sen isteyerekmi
geldin?...Yoksa benim gibi yollandinmi?...Anani babani secme hakkin
oldumu?...Fiziki yapin icin senin seceneklerin oldumu?(
Boyun,Bostun.Goz rengin,Endamin vs.)...Senin burada olmanin manasi
ne?...Neden buardasin?...Etrafina bak! Butun canli ve cansiz varliklar
yaratildiklari kanun icinde bir gorev yaparlar!...Ya senin gorevin
ne?...
Bunlarin idarkina vakif olamadigin surece buraya OT! gelip COP! gidenlerden OLMA!...
Selam Sevgi ve Dau Ile |
|
|