İsanın dağdaki vaazı
İsa dağdaki konuşmasının bazı sözleriyle, örneğin "Kötüye karşı
direnmeyin; sağ yanağınıza bir tokat atana öteki yanağınızı da
çevirin... Sizden bir şey dileyene verin... Düşmanlarınızı şevin", bize
simgesel bir biçimde benzeri bulunmayan büyük bir sevgiyi
bildirmektedir.
Yazan: Dominik Pamir
Çeviren : sen-antuan
Türkiye Katolik Cemaati Kültür Ve Haber Dergisi Marana Tha'nın 8
Nisan 2000 Tarihli Nüshasından Alınmışdır
Matta'ya göre incil'in üç bölümünü kaplayan bu büyüleyici, etkileyici,
tehlikeli ve sakıncalı konuya girmeye kararlıyım. Bu konuda değişik
yorumlar getirmeye çalışacağım. Dağdaki Vaaz Hıristiyanlar için çok çok
önemli bir konudur. Ancak bu vaazın insanlara açıklanması gerekir.
Dağdaki Vaaz'ın ilk yorumunu yapan Aziz Augustinus, Dağdaki Vaaz'ı
İncil'in bir özeti olarak görüyordu. Ne yazık ki bu konu ile ilgili pek
fazla kitap yok. Bu konu hakkında kitap bulmakta epey zorlandım
diyebilirim. Şu anda elimde Aziz Augustinus'un bu konuyla ilgili iki
kitabı, aziz Yuhanna Chrysostomos'un yorumu, Dietrich Bonhofferve
Tolstoy'un kitapları var. Ünlü Rus yazarı Tolstoy'un İsa'nın Dağdaki
Vaazı ile ilgili birçok kitabı bulunmaktadır, ancak ne yazık ki onları
ne Türkiye'de, ne Avrupa'da ne de Amerika'daki kitapçılarda
bulabilirsiniz, kitapları hem çarlık hükümetleri tarafından, hem de Rus
Kilisesince sansüre uğramıştır, ayrıca Komünist hükümetler tarafından
da yasaklanmıştır. Burada durup bir düşünelim.
Acaba neden? Bazı yerlere dikilmiş levhalar görürüz, üzerlerinde
"Burası Askeri Bölgedir, Girmek Yasaktır" diye yazar. Bana göre Dağdaki
Vaaz alanına da girmek hem yasak hem tehlikelidir. Hıristiyanlar için
çok önemli olan, dünyayı cennet yapacak bu konuya dini yetkililerin,
papazların pek girmemeleri beni hep şaşırtmıştır. Her Hıristiyan
İsa'nın Dağdaki Vaazı'ndaki sözlerin! benimsemek ye onları kendi
yaşamında uygulamak zorundadır.
İsa'nın söyledikleri ütopya, hayal değildir, bazı kişilerin ileri
sürdükleri gibi uygulanamaz da değildir, bana göre bal gibi
uygulanabilirler. İsa'nın öğretisine inanalım. Yeryüzünde mutluluğun
mümkün olabilmesi için, bu öğretinin bütün insanlarca
gerçekleştirilmesi gerekir. Aslında İsa'nın buyrukları her insanın
yüreğinde yazılır, ne var ki insanlar bu buyrukların yüreklerinde
bulunduğunun farkında değiller. Ne yazık ki insanlar büyük bir yanılgı
içinde çıkarlarım şiddet yoluyla savunabileceklerine, yumruğa yumrukla
karşılık vermeleri gerektiğine, güç yoluyla alınmış olanı güç yoluyla
alabileceklerine inanıyorlar. Şiddete başvurmanın yaşamın en yüksek
yasası olan aşkla bağdaşmayacağının farkında değiller. İsa'nın Dağdaki
Vaazı bazı özel kişiler için söylenmiş değil, bütün Hıristiyanlar,
bütün insanlar için söylenmiştir. Yani bu sözler hepimizi bağlar.
İsa'ya inanıyorsak, O'nu sevdiğimizi ancak O'nun sözlerin! kendi
hayatımıza uygulayarak gösterebiliriz. isa'nın sözlerinin ardındaki
gerçekler yüzyıllardır insanlardan gizlenmiştir. Yetkililer bu konuda
kulaklarım Kutsal Ruh'a kapatmışlar, başkalarının da bu gerçeği
görmelerine engel olmuşlardır. İsa'nın sözlerinin ardındaki gerçekleri
insanlara açıklamak gerekir. Diyelim ki, "Düşmanım Seveceksin"
buyruğunun ardındaki gerçekleri açıkladık ve insanların bunu
benimsemelerine ve kendi yaşamlarında bunu uygulamalarım sağlamaya
çalıştık, inanın bana, hemen egemen güçler, karanlık güçler ellerindeki
bütün imkanlarını seferber ederek buna engel olmaya çalışacaklardır.
Yukarıda bu alana girmek tehlikelidir demekle bunu kastettim. Buna
rağmen İsa'nın Dağdaki Vaazı'nı çocuklarımıza, gençlerimize ve
özellikle de büyüklerimize öğretmeliyiz. Ancak bu şekilde eline silah
almayan (çünkü İsa şöyle diyor: Eline silah alan silahla yok
edilecektir), kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, düşmanım yürekten
bağışlayan, seven gençler yetiştirebiliriz. Çocukluğumuzdan beri bizi
yanlış yönde şartlandırdılar, yapmamız gereken bilinçaltımızdaki bu
yanlış, olumsuz şartlandırmalardan kurtulmak yerlerine İsa'nın
buyruklarım koymaktır, ama zaten onlar orada varlar.
İnsan, çevresinin düşüncesinin yalan ağma kapılmadığı sürece bu
buyrukları yüreğinin derinliklerinde duyar ve doğal olarak İsa'nın
peşinden gider. Dünyanın çehresini ancak bu şekilde değiştirebiliriz.
Unutmayalım ki. İsa'nın sözleri insana ebedi yaşam veren ruhtur.
NE MUTLU YOKSULLUK RUHUNA SAHİP OLANLARA!
Geçen sayımızda İsa'nın Dağdaki Vaazı'nın ne kadar önemli olduğuna
değinerek ufak bir giriş yapmıştım. Bu sayıda ise bu konuşmanın ilk
cümlesini yorumlamaya çalışacağım. İsa, Dağdaki Vaazıyla bize simgesel
biçimde benzeri bulunmayan büyük bir ideale nasıl erişebileceğimizi
gösteriyor. Bu ideal SEVGİ'dir. İsa'nın sözünü ettiği bu sevgi, çoğu
kez bencilliğimize ters düştüğünden, bu konuşmanın bazı bölümleri bize
abartılı, hatta uygulanamaz gelebilir.
Bencil bir insan aynen bir hayvan gibi davranır: Onu ısırırlarsa o da
kendini ısıranı ısırır, ona bağırdıklarında, o aynı şekilde karşılık
verir; zayıf birini buldu mu, üzerine çullanır. Yani kısacası "Göze
göz, dişe diş" kurallarım uygular. İsa'nın sözünü ettiği sevgi içinde
bulunanlar ise başka türlü davranırlar, bencil değillerdir, başkalarım
düşünürler, başkalarına kendilerin! vermek isterler, başkalarına
yardımcı olmak için onların yanında olmak isterler. Bu sevginin temeli
başkaları uğruna özveride bulunmaya dayanmaktadır. Bencilin
ben-sevgisinin tersine bu bir sen-sevgisidir.
Her kim dağdaki konuşmada yer alan öğütlere kulak asmayarak gerçek
sevgiden yüz çevirirse evini kum üzerine kuran budala adama
benzeyecektir. Dağdaki konuşmanın tümü büyük bir sevgiyi
bildirmektedir. Bu konuşma Matta'ya göre İncil'de sadece 8 sayfalık bir
yer kaplamaktadır. Ama kanımca bu 8 sayfanın açıklanması için yüzlerce
sayfa yetmeyecektir. Okurlarımdan, bir zahmet edip bu 8 sayfalık bölümü
okumalarım rica edeceğim. Çok değil 15-20 dakikanızı alacaktır.
Konumuza gelelim. İsa'nın vermiş olduğu "mutluluk reçetesi"nin ilk
maddesi: "Ne mutlu yoksulluk ruhuna sahip olanlara! Göklerin Egemenliği
onlarındır" (Matta 5,3).
Bu cümle Türkçe İndilerde "Ne mutlu ruhça yoksul olanlara!" ya da "Ne
mutlu ruhta yoksul olanlara!" olarak çevrilmiş bu ifadenin Yunancası
(ptökhoi tö pnömatı)dir. Bana göre bu çeviriler sözcüğü sözcüğüne
yapılmış çevirilerdir. Türkçe'de herhangi bir anlamı yoktur, varsa bile
yanlış anlamdadır. Bu cümlenin ne anlama geldiğin! bir çok kişiye
sordum. Konuyu ___ bilmeyen kişilerin hemen hepsi bu cümleyi gerçek
anlamından başka bir anlamda anlıyorlar "Ruhça yoksul olmak" yerine
"Ruhça zengin olmak" ifadesini koyarak bir düşünelim. Ben şahsen bu
cümleden bir insanın yetenekleri, erdemleri olduğu sonucunu
çıkarıyorum. Buna göre "Ruhça yoksul olmaktan kasıt da yeteneklerden,
erdemlerden yoksun oluyor. Yine de bu cümle kulağımı tırmalıyor. Burada
"Ne mutlu yoksulluk ruhuna sahip olanlara!" demek daha doğru olur
kanısındayım. Şimdi İsa, bu özdeyişle ne demek istemiş onu anlamaya
çalışalım. Önce yoksulluk ruhuna sahip olmanın zenginlikle ve
yoksullukla bir ilişkisi olmadığım bilelim. Bir insan zengin olabilir
aynı zamanda yoksulluk ruhuna da sahip olabilir. Tersine bir insan
yoksul olabilir.
Ama yoksulluk ruhuna sahip olmayabilir. Kısacası yoksulluk ruhuna sahip
olmak demek dünya zenginliklerine bağlanmamak demektir. Bu ruha sahip
kişiler zenginliği arzu etmezler, zenginlerse de sahip oldukları
zenginliğe hiç önem vermezler. Bu kişiler paranın çekiciliğinden
kurtulmuş kişilerdir. Bu ruha sahip yoksul kişiler ise yoksullukîarına
söylenmeden ve sabırla katlanırlar.
Gerçekte mutsuzluğumuzun kaynağı, isteklerimiz ve isteklerimizi
gerçekleştirecek maddi olanaklarımız arasındaki orantısızlıkta
yatmaktadır. Bir insanın ne kadar çok isteği varsa o kadar mutsuz
olmaya mahkumdur. Böylelikle görünüşte zengin bile olsa gittikçe
yoksullaşacaktır, insanın içinde daha zengin olma hırsı varsa, durmadan
para biriktirmesi boşunadır. Çünkü bu kişinin zenginliği görünüşte
olmaya devam edecektir. Gerçek zenginlik insanın sahip olduğu parayla
ölçülemez. Gerçek zenginlik insanın hiçbirşey arzu etmemesinden geçer.
Hiçbir şey arzu etmemek için ya arzu edilecek herşeye sahip olmak ya da
ölü biri mi olmak gerekiyor? Yoksulluk ruhuna sahip bir insan için
zengin olmak, ihtiyaç içinde olmak, yoksulluk içinde olmak önemli
değildir.
Ne mutlu paraya tapmayan zengin kişiye! Gerçek yoksulluk cüzdanın
şişkin olup olmamasıyla ölçülmez. incil'de İsa'nın söylediklerim'
dikkatle okursanız, İsa'nın meselelerin yüzeyinde kalmayıp daima öze
indiğini görürsünüz. Biz de her şeyde meselelerin özüne inmeye
çalışalım. Bir şeyin bizi mutlu ya da mutsuz kılması için o şeyin önce
duygularımızı, sonra hayalgücümüzü, irademizi, ruhumuzu, benliğimizi
etkilemesi gerekir. İncil bize, mutluluğumuzun maddi zenginliklere
sahip olmaya ya da olmamaya bağlamamamız gerektiğini ancak irademizin
onlara olan tutumuna bağlı olduğunu söylüyor. Böyle bir tutum içine
girersek artık hiçbir şey bizi mutsuz edemez.
Tersine paraya, daha çok paraya sahip olma eğilimi içindeysek o zaman
onun getireceği kaygılara, sıkıntılara da katlanmak zorunda kalacağız.
Zenginler yoksullardan daha çok zenginliklerin tutsağıdır ama zenginliğin boş bir şey olduğunun da daha çok bilincindedirler.
Dünya zenginliklerine olan tutkusu insanı Tanrı'dan gelecek sevinçlerden uzaklaştırır. İnsan azla yetinmesin!
bilmeli, bundan fazlasının bedeli ağırdır. Parayı para için sevmeyelim.
Para kendisini sevmeyen kimseye mutsuzluk getiremez. Mutluluk
reçetesinin bu birinci maddesinin yorumunu yine İsa'nın ağzından
dinleyelim: "Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve
ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar. Bunun yerine
kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip
bitirir, ne de hırsızlar girip çalar. Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de
orada olacaktır. Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa tüm bedeniniz
aydınlık olacaktır... Gözünüz bozuksa, tüm bedeniniz karanlık olur.
Buna göre içinizdeki ışık karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık. Hiç
kimse iki efendiye birden kulluk edemez. Ya birinden nefret edip
öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem
Tanrı'ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz. Bu nedenle size şunu
söylüyorum: "Ne yiyip ne içeceğiz?" diye canınız için, ya da "ne
giyeceğiz?" diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de
giyecekten daha önemli değil midir? Gökte uçan kuşlara bakın! Onlar ne
ekiyor, ne de ambarlarda yiyecek biriktiriyorlar. Göksel babanız yine
de onları doyuruyor. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?
İçinizden hangisi kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek
konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kırzambaklarının nasıl büyüdüğüne
bakın. Onlar ne çalışıyor ne de iplik eğiriyorfar. Ama size şunu
söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi
giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu
böyle giydiren Tanrı'nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi,
ey imanı kıt olanlar. Öyleyse "Ne yiyeceğiz? Ne içeceğiz? ya da Ne
giyeceğiz?" diyerek Kaygılanmayın. Bunlar imansız insanların
uğraşlarıdır; oysa göksel Babanız tüm bunlara ihtiyacınız olduğunu
bilir. Önce Tanrı'nın egemenliğini ve adaletini arayın, o zaman tüm
bunlar size fazlasıyla verilecektir. Yarın için kaygılanmayın. Yarının
derdi yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter" (Matta 6,19-34).
Paraya sadece yüzeysel bir biçimde ilgi duyan kişi paranın sağlayacağı
yararlardan herkesten ÇOK yararlanacak ve paranın vereceği
sıkıntılardan en az şekilde etkilenecektir. Parayı aşırı seven ve ona
bağlı olan insan mutsuz bir insandır. Para gerçek anlamdabir puttur.
Paraya tapanlar Tanrı'ya gerçek anlamda tapamazlar. İnsanlar para elde
etmek için gösterdikleri çabayı Tanrı uğruna gösterselerdi kutsal kişi
olurlardı. "Zengin gibi görünen ancak hiçbir şeyleri olmayan insanlar
olduğu gibi yoksul gibi görünen ancak çeşitli zenginliklere sahip
insanlar da vardır. "Kederliyiz ama her zaman sevinç içindeyiz. Yoksul
görünüyoruz, ama zenginlik saçıyoruz. Hiçbirşeyimiz yok gibi görünse de
her şeye sahibiz" (2. Korintliler 6,10).
İsa bütün bunları içimizdeki huzuru kaybetmeyelim diye söyledi. Bu iç
huzur bu dünyadaki mutlufuğun temel koşuludur. Mutlu olmak için az şey
yeterlidir. İsa dostlarının boş kaygılara kapılıp iç huzurlarım
bozmalarım istemedi. İnsan ekmeğini sıkıntı ve huzursuzluk içinde
kazanıyorsa bu onun için daha büyük bir yüktür. İnsan severek yaptığı
işi daha iyi yapar. Allah'ı baba kabul eden ve onu öyfe görenler
yarınlarından endişe etmezler. Çünkü babalarının kendilerine yardım
edeceğinden emindirler. Bu nedenle yarınımızdan endişe etmeyelim,
kaygıya kapılmayalım. Böyle davranırsanız yarının getireceği birçok
dertten kurtulmuş olursunuz.
İsa bizi kaygılarımızdan, onların nedenlerini yokederek kurtarmaya
çalışıyor. Bizim için gelecek yoktur. Gelecek yalnız Tanrı'ya aittir.
Tanrı'nın sevecen bir baba olduğunu unutmayalım. "Başımızdaki saçlar
bile sayılıdır" (Matta 10,30-31), "Öyleyse korkmayın siz birçok
serçeden daha değerlisiniz", "Başınızdaki saçlardan bir teki bile yok
olmayacaktır" (Luka 20,17), "Saçınızın tek telini ak yada kara
edemezsiniz" (Matta 5,36).
Tanrı neye gereksinmemiz olduğunu bizden iyi bilir, ona güvenelim.
Ondan dileyelim. "Aranızda hangi baba, ekmek isteyen oğluna taş verir?
ya da balık isterde ona balık yerine yılan verir? ya da yumurta ister
de akrep verir? Sizler kötü yürekli olduğunuz halde çocuklarınıza güzel
armağanlar vermeyi biliyorsunuz, ökteki Babanız da kendisinden
dileyenlere uygun olanı verecektir" (Luka 11,11).
Kendiniz için daha zengin olmak için çalışacağınıza Tanrı için çalışın.
Tanrı kendisin! baba olarak görenlere şöyle diyor: "Neyim varsa
sizindir!" (Luka 15,31). Bu sevgi dolu Babadan her şeyi isteyebiliriz.
Herşeyden kopan insan dünyanın efendisidir. Yerin allahı paraya
tapmayalım! Paranı kölesi olmayanlara ne mutlu! Para yalnızca bir
simgedir. Asıl zenginlik insanın içindedir. Sözlerimin yanlış
anlaşılmasın! istemiyorum. Para kötü bir şey değildir. Zenginlik kötü
bir şey değildir. Tanrı bizleri çok seviyor. Bildiğimiz kadarıyla seven
biri sevdiğinin mutlu olmasını ister. Tanrı da bizlerin mutlu olmasını
istiyor. Bu dünyada mutlu olmak, refah içinde yaşamak, güzel bir hayat
sürmek herkesin hakkıdır. Bunları istemek de çok doğal bir şeydir.
Neden bu dünyada bazıları neşe ve zenginlik içindeyken, bazıları da
yoksulluk ve sefalet çeker?
İsa'nın yoksulluk edebiyatı yaptığım sanmıyorum. Yoksulluğun sefaletin
erdemi olamaz. Ortaçağ kafasıyla, yoksulluK edebiyatı yaparak insanları
uyutmayalım. Yukarıdaki sözler insanın yoksulluk ruhuna sahip olmasıyla
ilgilidir, kısacası içten alçakgönüllü olmasıyla, güvenin! tamamen
Tanrı'ya vermesiyle ilgilidir. Bazı insanlar Tanrı'nın sevgisin! uğruna
bütün mat varlıklarım terkederler. Bu gibi insanlara da saygı duymak
gerekir. Zengin olmak, mal mülk sahibi olmak, para sahibi olmak kötü
bir şey değildir. Ancak bu zenginliklerimizi insanların yararına
kullanmasını bilmeliyiz. Yoksulluk ruhuna sahip olmayan yoksul bir
insanın erdem sahibi olacağına inanmıyorum. Bütün kötülük cehaletten ve
zihin güçlerimizi yanlış kullanmaktan kaynaklanır. Yoksulluk ruhuna
sahip kişinin ne Tanrı önünde ne de insanlar önünde hiçbir iddiası
yoktur. Bu kişilerin aslında tek zenginlikleri, maddi zenginlik içinde
dahi olsalar, Tanrı'dır.
Bu ilk mutluluk reçetesi öteki reçetelerin temelini oluşturur. Bunun
temel olmasının nedeni Tanrı'nın Egemenliğine girmenin temel tutumunun
ne olacağım ifade etmiştir. Bu mutluluk .reçetesin! ilk uygulayan da
İsa'nın kendisi olmuştur. İsa şöyle diyor: Okuluma katilin, "çünkü ben
yumuşak başlı ve alçakgönüllüyüm" (Matta 11,29). Bir sonraki, sayıda
Dağdaki Vaazın bir başka önemli konusuna değineceğim.
Ama ben size diyorum ki, DÜŞMANLARINIZI SEVİN
"Komşunu şev, düşmanından nefret et" denildiğin! duydunuz. Ama ben size
diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin. Öyle
ki, göklerde olan Babanızın evlatları olasınız. Çünkü o güneşini hem
kötülerin hem de iyilerin üzerine doğdurur. Yağmurunu da hem doğruların
hem de eğrilerin üzerine yağdırır. Eğer yalnız sizi sevenleri
severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu?
Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz?
Putperesler de öyle yapmıyor mu? Bu nedenle, göksel Babanız mükemmel
olduğu gibi, siz de mükemmel olun". (Mt 5, 43-48).
Size şimdi Hıristiyanların en yüce aynı zamanda yerine getirilmesi en
zor yasasından söz etmeden önce birkaç noktaya değineceğim. Bildiğiniz
gibi pek yakında İsa'nın doğumunun 2000 yıl jübilesi kutlanacak. Kilise
(Hıristiyan Topluluğu) 2000 yıldır varlığım sürdürmekte. Ne yazık ki bu
kadar zaman geçmesine karşın Hıristiyanlık şiddete karşı direnmezlik,
düşmanlarım sevme konusunda hala bebeklik ve emekleme çağında, öyle
sanıyorum ki, artık büyüme zamanı geldi de geçiyor.
Çocuklarımıza, gençlerimize Nuh'un hikayelerin! anlatacağımıza onlara
Mesih İsa'nın temel öğretilerim çarpıtmadan öğretelim. Geçmişte
Hıristiyanlar İsa'nın Dağdaki Vaazı'nın o inanılmaz dinamizminin pek
farkında olmamışlardır. Bir Gandi'nin, bir Martin Luther King'in bu
konudaki çabaları artık Hıristiyanları uykularından uyandırmalı. Kilise
de artık Dağdaki Vaaz'da yatan dinamizmi uygulamaya geçirmelidir. Bir
örnek verecek olursak Kilise yüzyıllar boyunca kendi geleneksel
görüşüne göre "ölüm cezasım" onaylamıştır. Ancak Papa II. Jean Paul
Noel bayramında yaptığı konuşmasında "ölüm cezasının" kaldırılması için
çağrıda bulunmuştur. Eğer İsa'nın öğretişi doğru yorumlanmış olsaydı,
bu konuda olduğu gibi daha başka birçok önemli konuda da bu kadar geç
kalınmış olmazdı. Şimdi Hıristiyanların uymak zorunda oldukları en yüce
yasaya geçelim. Sözünü etmekte olduğum sevgi yasası, düşmanlarımızı
sevmemiz gerektiğini buyuruyor. İsa öteki yasa koyucular gibi bizden
düşmanlarımızı oldürmemizi, onları asmamızı, hapsetmemizi istemiyor.
İsa tersine, düşmanlarınızı öldürmeyin, onlara kötülük etmeyin, size
yapmış oldukları kötülüklerden dolayı onları bağışlayın ve şevin diyor.
Bu yasa bize, bizden nefret edenlerden nefret etmemeyi, kötülüğe karşı
kötülükle karşılık vermemeyi, düşmanlarımıza beddua yerine hayır dua
etmemizi öğretmektedir.
"İsa'nın bu yasa ile bizleri en yüksek mükemmellik seviyesine nasıl
derece derece çıkardığına bir bakalım. Bu dereceleri bir bir saymanızı
rica ediyorum. Birincisi, hiçbir zaman kötülüğü ilk yapan kişi
olmamaktır. İkincisi, bize bir kötülük yapıldığında intikam almayı
düşünmemektir.
Üçüncüsü, hakaret edene aynını iade etmemek, hatta hiçbir şey
yapmamaktır. Dördüncüsü, hakaretlere isteyerek katlanmaktır. Beşincisi,
bize çektirilen acının daha fazlasına katlanmayı istemektir. Altıncısı,
bize kötü davranan kişiden nefret etmemektir. Yedincisi, o kişiye karşı
sevgi duymaktır. sekizincisi, ona iyilik yapmaktır. Dokuzuncusu, onun
için Tanrı'ya dua etmektir" (1). "Düşmanım sevmek konuşu, insan doğası
için dayanılmaz bir skandal konusudur. Bu konu insanın doğal güçlerini
aşar, bu insanın iyi ile kötü kavramlarına aykırı düşmektedir. En
önemlisi de, düşmanım sevmek Şeriat Yasası altında bulunan insana Tanrı
yasasına karşı işlenmiş bir günah gibi görünmesidir. Düşmandan kopmak
ve onu mahkum etmek Şeriat Yasasının gereklerindendir. Ancak İsa Tanrı
Yasasını ele alıp onu açıklıyor. Düşmanı severek düşmanı yenmek
Tanrı'nın kendi yasasında ifade ettiği iradesidir" (2). Bildiğiniz gibi
İsa bu konuda ayrıca şunları da buyuruyor: "Göze göz, dişe diş"
dendiğini duydunuz. Oysa ben size, "kötüye karşı koymayın, diyorum. Tam
tersine, eğer biri sağ yanağınıza tokat atarsa ona öteki yanağınızı da
çevirin. Eğer biri paltonuzu almak isterse ona gömleğiniz! de verin.
Eğer biri size zorla bir kilometre yol yürütmek isterse onunla iki
kilometre yol yürüyün. Sizden isteyene verin, sizden borç isteyene sırt
çevirmeyin (Mt 5,38-42).
"Hıristiyan doktrini intikam almanın yalnız haksız bir davranış
olduğunu değil, aynı zamanda kötülük olduğunu göstermiştir. Bu doktrin
açıkça şunu ortaya çıkarmıştır, şiddet uygulayan kişi, bu şiddetin
kabul edildiği durumların da yargıcı olacaktır, böyle olunca da şiddet
son bulmayacaktır; sonuçta, şiddetin ortadan kalkması için, hangi
bahaneyle olursa olsun, özellikle en fazla şiddete dayanak olan intikam
alma bahanesiyle hiç kimsenin şiddet uygulamaması gerekir. Bu
doktrinin, kısacası bu kendiliğinden anlaşılır ve basit gerçeğin demek
istediği kötülüğün kötülükle yok edilmeyeceğidir. Şiddet yoluyla
yapılan kötülüğü azaltmanın tek yolu her türlü şiddetten vazgeçmektir.
Ne var ki intikam almanın meşru olduğuna dair yanlış görüş, sanki
insanların yaşamaları için zorunlu bir koşulmuş gibi gösterildi ve
insanlara kabul ettirildi.
Hıristiyan doktrinin! bilmeyen ya da bozulmuş şekliyle bilen, ayrıca
İsa'nın yasasını kabul edip de şiddet yasasına göre yaşamaya devam eden
o kadar çok insan var ki" (3)! Gerçekten Hıristiyan olsak
düşmanlarımızdan nefret etmek, onlarla savaşmak şöyle dursun, onları
sever, onlara yardımda bulunurduk. Bu da dünyada gerçek Hıristiyanların
sayısının ne kadar az olduğunun göstergesidir. Her Hıristiyanın bu
yasaya uymak zorunluluğu vardır. İnsanın arkadaşlarım, yakınlarım
sevmesi çok doğal bir şeydir, ama düşmanım sevmek işte bu yalnızca
Hıristiyanlara özgü bir şeydir. Aslında hıristiyanlar hiç kimsenin
düşmanı değildir. Düşman, bize ya da yakınlarımıza kötülük yapmak
isteyen ya da yapan kimsedir. Kısacası düşman malımıza, canımıza,
namusumuza kasteden kimsedir. Ve İsa bizden düşmanımızı sevmemizi
istiyor. Seni seveni sevmişsin bu o kadar büyük bir şey değildir. "Beni
sevmeyeni ben de sevmem", "bana kötülük edene ben de aynen karşılık
veririm" demek belki insanca olabilir, ama bu düşünceler kesinlikle
Hıristiyanca değildir.
Düşmana karşı silaha sarılmamızın başlıca nedeni düşmandan ve düşmanın
bize yapacağı kötülüklerden korkmamızda yatmaktadır. Oysa düşmanımızı
seversek artık ondan korkmayız, çünkü insan sevdiği kişiden korkmaz.
Silaha sarılmakla içimize çöreklenen korkudan kurtulamayız. Ayrıca
silaha sarılarak düşmanın kafasını dağıtmak da soruna bir çözüm
getirmez.
"Düşmanlarınızı şevin", bu sevgi yasasını öyle hafife almayın. Bu
yasaya iyi, güzel de bu yasa uygulanamaz da demiyelim. Eğer
Hıristiyansak, İsa'ya inanıyorsak, İsa'nın bu isteğini yerine getirmek
zorundayız. Yerine getirilmesi ne kadar zor ve imkansız gibi görünse de
elimizden geleni yapmalıyız. Biliyorum bu yasa insan doğasına ters
düşüyor. Ama bu yasayı yerine getirirsek doğamızı yenmiş oluruz.
Böylelikle de Tanrı'nın çocukları olma hakkını elde etmiş oluruz. Bu
buyruğu yerine getiren Allah Baba gibi mükemmel olmuş olur. Tabi
insanın olacağı kadar. Ödülü de budur. TV'lerde kimi zaman suç
işleyenleri suç işledikleri yere götürüp tatbikat yaptı nyorlar,
oralarda toplanan halkın bu suçluları nasıl linç etmek istediklerini,
ve görevlerin suçluları korumakta nasıl zorlandıklarım görüyoruz. Linç
etmek isteyen halka bakın ne kadar zavallı ve acınacak durumda, İsa'nın
öğretisinden haberleri olmadığı ne kadar da açık. Gerçek Hıristiyanın
düşmanı yoktur, olamaz da.
Sevgi öylesine paha biçilmez bir hazinedir ki, onunla bütün dünyayı
satın alabilisiniz. Yalnız kendi günahlarımızı değil düşmanlarımızın
günahlarım da bagişlatabiliriz. Önce yakınlarınızı ve düşmanlarınızı
gerçekten ve bıkıp usanmadan sevmekle işe başlayın. Biz insanlar yalnız
kendimizden değil aynı zamanda insanların tüm işledikleri günahlardan
ve ayrı ayrı tüm insanlardan sorumluyuz. Bu gerçeği kavradığınızda
insanları ister dost ister düşman olsun sevgiyle kucaklayabilir ve
dünyada işlenen bütün günahları gözyaşlarınızla yıkayabilirsiniz.
Birine kötülük yapan kimse bir bakıma kötülük yapmış olduğu kimseye
borçlanmış olur. Bize kötülük edenlerin, bu nedenle oluşan borçlarım
bağışlamalıyız. Tersi durumda, Allah'tan, Allah'a olan borçlarımızı
silmesini hangi yüzle isteyebiliriz. Ancak ondan sonra Allah'a şu duayı
yapabiliriz. "Bize kötülük edenleri bağışladığımız gibi sen de bağışla
suçlarımızı" (Mt6,12).
Kötülük edene kötülükle karşılık vermek demek, o kişiyi anında
yargılamak ve hemen cezasını vermek demektir. Oysa İsa başkalarım
yargılamayın diyor. "Yargılamayın ki, yargılanmayasınız; çünkü nasıl
yargılamyorsanız öyle yargılanacaksınız ve ölçtüğünüz ölçü ile
ölçüleceksiniz. Niçin kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi
gözündeki kalası farketmezsin" (Mt 7,1).
insanın kendisi kötü iken kötülüğü nasıl düzeltebilir? Kendileri kötü
iken başka kötü insanları düzeltmeye kalkanlar var, bu amaca da
insanları cezalandırarak erişebileceklerini sanıyorlar. Dünyada suçun,
kötülüğün kalkması suçu işleyeni, kötülüğü yapanı cezalandırmakla
değil, o kişiyi bağışlamakla mümkündür. İşin püf noktası budur. İş bu
kadar basittir. Bize kötülük yapana karşı içimizde öfkenin ve kötülüğe
karşı kötülükle karşılık verme isteğinin kabardığım gördüğümüzde hemen
İsa'nın sözlerini anımsayalım. İsa kendisine işkence eden sonra da
çarmiha çivileyen insanlar için Allah'a, "Baba onları bağışla çünkü ne
yaptıklarım bilmiyorlar" diye dua etmişti. Bize küfredildi mi hemen
öfkeleniyor ve karşılık veriyoruz. Böyle davranmamızın nedeni İsa'nın
öğretisinin neolduğundan haberimizin olmamasıdır. Hıristiyanlar
düşmanlarım sevmeleri gerektiğin! bilselerdi, bunun için çaba
gösterirlerdi, başka insanlara örnek olsalardı her halde kabagüce,
zorbalığa dayanan şimdiki düzen olmaz yerine Tanrı Egemenliği düzeni
gelirdi, bu düzenin dünyaya yerleşmesi için elimizden geleni
yapmalıyız. İsa bizlere nasıl mutlu olabileceğimizi gösteren ilkeler
verdi. Her Hıristiyan bu buyruklara uymak zorundadır. Bu buyruklar
yerine getirilirse ancak o zaman yeryüzüne Tanrı Egemenliği gelecektir.
1) Yuhanna Krisostomos, Matta incil'i Üstüne Vaazlardan. 2) Dietrich
Bonhceffer, Nurun Değeri. 3) Lev Toistoy, Bir Dünyanın Sonu.
HİÇ ÖLDÜRMEYECEKSİN...
Bir Hıristiyan için yaşam insana verilen bir lütuftur. Bir Hıristiyan
olarak insana ve yaşama saygı gösterelim. Bize kötülük edenleri
bağışlayalım. Yüreğimizden kötülükleri^ kinleri ve intikam duygularım
söküp atalım. İsa bizleri nasıl sevdiyse, biz de kardeşlerimizi^
insanları öyle sevelim. Şiddete, şiddetle karşı gelmek bir çözüm yolu
değildir. Ölüme karşı ölümle karşılık vermek Hıristiyanca bir davranış
değildir.
Şiddete karşı en iyi ilaç insanları sonuna kadar sevmektir.
Biliyorsunuz ki Atalarımıza, hiç öldürmeyeceksin, her kim cinayet
işlerse mahkemede bunun hesabım verecektir, denildiğin! duydunuz. Ama
ben size diyorum ki, her kim kardeşine karşı öfkelenirse mahkemede
bunun hesabım verecektir (Mt. 5,21-22a). Hiç öldürmeyeceksin gerçeği
tüm anlam ve önemiyle, Tanrı yasası dediğimiz ve binlerce yıl tek
sözcükle ifade edilmiş yasada yer almaktadır.
Öldürmeyeceksin. Aslında çeviriye biraz dikkat edecek olursak bu
yalnızca "öldürmeyeceksin" değil, "hiç öldürmeyeceksin"dir. Bu iki
düşünce arasında belli bir farklılık vardır. Öldürmeyeceksin sözcüğünü
ele alırsak bunun arkasında bazen öldürebilirsin anlamı çıkartılabilir,
ancak hiç öldürmeyeceksin dendi mi, bu gerçek bize insanın hiçbir koşul
ve durumda, hiçbir bahane göstermeden bir başkasını öldüremeyeceği n i
ya da öldürmemesi gerektiğini açıklamaktadır. Onulmaz hastalık vb. gibi
durumlarda öldürmeye izin verilebilir mi? Kürtaj bir cinayet mi?
Savaşta insan öldürülebilir mi? Meşru müdafaa sonucu adam öldürülebilir
mi? İdam cezası, infaz biçimlerinden bağımsız olarak, devlet eliyle
tasarlanmış ve işlenmiş bir cinayet mi? İnsan türünün varlığına devlet
eliyle yönetilmiş en ***** bir uygulama mı? İntihar da bir cinayet
sayılabilir mi? Bütün bu konular hakkında birçok kitap yazılmıştır,
burada bütün bunlara değinmem olanak dışı. Bu yazıda biraz ölüm
cezasına değineceğim-gelecek sayıda da savaşta insan öldürmek bir
cinayet midir? sorusuna yanıt bulmaya çalışacağım. İsa insanın başka
bir insana öfke duymasını, başka bir insandan nefret etmesini, ondan
intikam almaşım da yasaklıyor. İsa meselenin özüne iniyor, çünkü
cinayetin kökeninde öfke, kin, nefret, intikam yatıyor. İşi kökünden
kazımak gerektiğini anlamış ve bizlere bu yasayı vermiştir. Değil
öldürmek hiç öfkelenmemeliyiz bile.
Hiç öldürmeyeceksin yasası insanlara anlatılmak zorundadır,
öldürmeyeceksin, ama şu ya da bu durumda öldürebilirsin demek Tanrı'nın
bu sevgi yasasını, insan kutsallığım anlamamış olmak demektir.
"İnsan hayatı kutsaldır, çünkü insan hayatı başlangıcından beri
Tanrı'nın yaratıcı eylemini içermekte ve biricik sonu olan Yaratıcı ile
her zaman için özel bir ilişki içindedir. Başlangıcından sonuna kadar
hayatın tek efendisi Tanrı'dır. Hiç kimse hiçbir durumda masum bir
insanı doğrudan yok etme hakkına sahip değildir."
"Tanrı her yaşayanın canım, tüm insan ırkinin soluğunu elinde
tutmaktadır" (Ey. 12, 10). Her insan hayatı döllenme anından ölümüne
kadar kutsaldır, çünkü insan diri ve kutsal Tanrı'nın benzerinde ve
suretinde yaratılmıştır.
Bir insanı öldürmek Yaratıci'nın kutsallığına ve kişinin onuruna çok ters düşer.
Çocuğun döllenmeden itibaren yaşamaya hakkı vardır. Doğrudan yapılan
kürtaj, kısacası kürtaj ahlak yasasına ters gelen ağır, utanç verici
bir uygulamadır. Kilise bu cürümü afarozla cezalandırmaktadır.
Cenin döllenme anından itibaren bir kişi olarak kabul edildiğine göre
cenin her insan gibi savunulmalı, ona özen gösterilmeli ve
iyileştirilmelidir.
Onulmaz bir hastalığa yakalanan bir hastayı kendi rızasıyla öldürmek hangi neden olursa olsun bir cinayettir.
İntihar adalete, umuda ve Tanrı sevgisine tamamen ters gelen bir eylemdir. Beşinci buyrukla yasaklanmıştır.
"Tanrı'nın Tapınağı olduğunuzu, Tanrı Ruhu'nun sizde yaşadığım bilmez
misiniz? Bir kimse Tanrı Tapınağım yıkarsa, Tanrı da onu yıkacaktır.
Çünkü Tanrı'nın tapınağı kutsaldır ve o tapınak sizlersiniz" (1 Kor. 3,
16-17). Bir insan ne kadar kötü olursa olsun Tanrı'nın suretinde
yaratıldığı için kutsaldır. Ölüm cezası ABD dışında gelişmiş Batı
ülkelerinde kaldırılmıştır. Ülkemizde henüz kaldırılmış değildir. ABD,
insan onuruna saldırı niteliğindeki bu cezayı yalnızca yasalarında
muhafaza etmekle kalmıyor,- uyguluyor ve ilişkide bulunduğu ve
desteklediği tüm baskıcı otoriter sistemler/ yönetimler de ölüm
cezasına karşı çıkanlara ABD'yi referans gösteriyorlar.
Ölüm cezasını daha çok Hıristiyanlık ve insanlık açısından ele alıp
inceleyeceğiz. Bir insan birini öldürdü diye o insanı öldürmek acaba
bir çözüm yolu mudur? Ölüm cezası işlenen suçtan daha ağır bir ceza
imiş gibi görünmekte. Ölüm cezası insan türünün varlığına devlet eliyle
yöneltilmiş en ***** bir uygulamadır. Devlet bunu düzenin rahatı
bozulmasın diye yapmaktadır. Kısacası benim rahatım bozulmasın diye bir
insanı öldürmektedir. Yani bunu benim için yapmaktadır. Bu durumda ölüm
cezasına çarptırılan ve öldürülen insanın sorumluluğunu taşıyorum
demektir. Ben şahsen ölüm cezasına karşı olduğum için böyle bir
sorumluluğu üstlenmek istemiyorum. Bunu da açıkça ifade ediyorum.
Hıristiyanlık intikam alma dini değildir. İsa bize kötülük edenleri
bağışlamamızı buyuruyor. Hiçbir insan suçsuz ve günahsız değildir.
Bir insanı ölüme mahkum etmek o insanı her umudundan koparmak demektir,
unutmayalım ki her insan her an Tanrı'ya dönebilir, birini ölüme mahkum
etmekle onun elinden bu umudu da almış oluruz. Ben bu sorumluluğu
taşımak istemiyorum. Bir toplum içinde yaşıyoruz, toplum içinde çeşitli
sorumlu luklarım iz vardır. Toplumlar kendilerim' güvence altına almak
amacıyla ölüm cezasına başvuruyorlar. Herhangi bir cinayete karşı
duyulan ilk tepkiler genelde acı, öfke, kızgınlık, korku ve intikam
alma duygularıdır. Bir cinayet karşısında toplumun tepkisi şiddete
karşı şiddetle, ölüme karşı ölümle karşılık verme biçiminde oluyor. Bu
ani tepkiler anlaşılırdır. Ama doğru mudur? Eskiden halk öfkesini
yenemeyerek canileri linç ederek ölüm cezasını kendi yerine getirirdi.
Daha sonraları halkın intikam duygusu ile cani arasında mesafe
konmuştur. Toplum kendini canilere karşı korumak zorundadır. Terörizmin
gittikçe arttığı günümüzde daha çok kendilerin! savunmaktan aciz yaşlı,
çoluk çocuğa yönelik saldırılara karşı toplum doğal olarak yasalarına
ölüm cezasını koymak zorunda kalmıştır. Toplum içinde bazı kişileri
korumak amacıyla bazı kişileri öldürmek bazılarınca paradoksal
görünebilir. Toplum aslında kendi içinden çıkmış bir caniyi ölüme
mahkum etmekle büyük bir sorumluluktan kaçmış olmaktadır. Bir caniyi
yeniden topluma kazandırma yoluna gidilmesi hiç kuşkusuz daha zor, daha
çok sorumluluk isteyen bir uğraştır, ama daha insalcıldır. Gerçekte
hepimiz hepimizden sorumluyuz. Bir toplum içinde bir insan ölüme mahkum
edilip idam ediliyorsa, bu insanın ölümünden de yine hepimiz
sorumluyuz. Bu konuyu bir Hıristiyan olarak derin düşünmeliyiz.
Ölüm cezasından yana olanlar, ölüm cezasının caydırıcılığından söz
ederler. Yani onlara göre cinayet işlemek eğiliminde olan kişi, ölüm
cezasından korkacağı için bu işi yapmaktan cayacaktır. Son yıllarda
yapılan anketlerden çıkan sonuçlara göre ölüm cezasının caydırıcılığı
yok denecek kadar azdır. Adli hatalar yapıldığı da bir gerçektir.
Sayısız kişi suçsuz yereölüm cezasına çarptırılmıştır. Bütün bunlar
toplum için bir yaradır.
İsa haksız yere ölüme mahkum edilip haçta öldürülmedi mi? Cinayet
işleyen insanı idam etmek yerinde bir kararmıdır? İnsanca bir davranış
mıdır? Hıristiyanca mıdır?
Bu soruları kendimize sormalıyız. Ölüme ölümle karşılık vermek ancak
intikam duygusunu tatmin eder, başka bir şeyi değil. Bazı caniler zorlu
uğraşlar sonucunda ahlaklı ve dengeli insanlar olabilmişlerdir. Ölüm
cezası çağdışı bir uygulamadır. Bir Hıristiyan için yaşam insana
verilen bir lütuftur. Bir Hıristiyan olarak insana ve yaşama saygı
gösterelim. Bize kötülük edenleri bağışlayalım. Yüreğimizden
kötülükleri, kinleri ve intikam' duygularım söküp atalım. İsa bizleri
nasıl sevdiyse, biz de kardeşlerimizi, insanları öyle sevelim. Şiddete,
şiddetle karşı gelmek bir çözüm yolu değildir. Ölüme karşı ölümle
karşılık vermek Hıristiyanca bir davranış değildir. Şiddete karşı en
iyi ilaç insanları sonuna kadar sevmektir.
" Ne mutlu ağlayanlara! Onlar teselli edilecekler" Herkesin
eğlenenlere, neşelenenlere mutlu, üzüntü, yoksulluk, ve gözyaşları
içinde olanlara da mutsuz dediği bir ortamda İsa bunun tersini ileri
sürerek bunlar mutsuz, diğerleri de mutludur diyor. " Ne mutlu
ağlayanlara! Onlar teselli edilecekle^)" Dünya ise bundan daha üzücü
bir şey görmüyor. İsa bu buyrukları için gerekli otoriteyi sağlamak
için önce mucizeler yaptı. İsa genelde her ağlayan mutludur demiyor,
ama özellikle günahları için ağlayanlara mutludur diyor. Zira bu çağ ve
bu yaşam için dökülen gözyaşları yalnız mutlu değil, ama aynı zamanda
tehlikeli ve ölümcül oldukla-nndan bizim için yasaklanmıştır. Havari
Paulus'un şu sözüne göre:" Bu dünyanın üzüntüsü ölüm getirir, ancak
Tanrı üzün-tüsü esenlik için sürekli bir pişmanlık getirir." İsa bu
türden bir üzüntüyü mutlu sayıyor, bunu ortak bir üzüntü saymakla
kalmayıp, gözyaşlarına kadar götüren derin bir üzüntü olarak görüyor:
"Üzgün olanlara değil ama ağlayanlara ne mutlu" diyor.
Bu buyruk bizi Hıristiyan bilgeliğinin ve erdeminin doruk noktasına
çıkarır.Çünkü oğlunun, karısının ya da bir yakı-nmın ölümüne ağlayanlar
tamamen üzüntüleriyle meşgul olduklarından, üzüntü anlarında hiçbir
tutku tarafından rahatsız edilmediklerini, ne cimrilik, ne iffetsizlik,
ne gurur, ne kıskançlık, ne intikam, ne de benzer başka bir kötü hisle
dolmadıklarım göz önüne alırsak günahları yüzünden içten bir pişmanlık
duya-rak ağlayanlar ruhun bu tutkularından nasıl da kurtulmuş olurlar.
Onların ödülleri ne olacaktır?
"Onlar teselli edilecekler" diyor Rab. Peki bu teselliyi nereden
alacaklar? Bu dünyada mı yoksa öteki dünyada mı? Teselliyi her ikisinde
de alacaklar. Bu ağlama zorunluluğu zor ve can sıkıcı görünebilir,
bunun acılığım yumuşatmak amacıyla İsa vaatte bulunuyor. Teselli
edilmek istiyorsanız ağlayın. Bunun anlaşılması güç bir şey olduğunu
düşünmeyin. Bir yığın büyük acının pençesinde olsanız bile, Tanrı'nın
kendisi sizi teselli edi-yorsa, kendinizi bütün bu dertlerin üze-rinde
bulacaksınız. Tanrı çalışmalarımıza daima hak etti-ğinden çok ödül
verir. Burada verdiği vaat de bunun bir kanıtıdır. Ağlayanlar mutludur
dediğinde, bu mutluluk hak edilenle değil de Tanrı'nın iyiliğiyle
orantılı bir mutluluktur. Ağlayan bu insanlar, günahlarına ağlıyorlar,
döktükleri göz-yaşlarından dolayı, Tanrı'nın öfkesini dindirebilir ve
ondan yaptıkları tüm cürümleri için bağış elde edebilirlerse fazlasıyla
ödüllendirileceklerdir. Tanrı'nın bizlere olan sevgisinin sınırı
yoktur, gü-nahlarımızı bağışlamaktan ya da günah-larımızın sonucu
cezadan bizleri kurtarmaktan bıkmadığı gibi, bizleri Tanrısal
tesellilerle mutlu kılmaya devam ediyor. İsa bize yalnızca günahlanmız
için değil ama ayrıca kardeşlerimizin günahları için de ağlamamızı
buyuruyor. Tüm kutsal kişiler, Musa, Davut, Paulus gibiler bu
durumdaydılar. Tüm bu insanlar başkalarının işledikleri günahlar için
gözyaşı dökmüşlerdir.
"Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar(5)".
Sahip olacakları bu yeryüzü neresidir? Bu bazılarının dediği gibi
tinsel ve akıllı bir yeryüzü değildir, Kutsal Kitap'ta böyle bir
yeryüzünden söz edildiği görülmemiştir. Bu yeryüzüyle ne anlamamız
gerekir? İlk önce İsa elle dokunur bir ödül vaat ediyor. Paulus şöyle
diyor:" Yeryüzünde uzun ömürlü olmak için annene ve babana saygı
göster" (2 Ef 6,2). İsa da iyi hayduda şöyle diyor:" Bugün benimle
birlikte cennette olacaksın"(Lk 23,43).İsa yalnızca öbür dünyadaki
iyilikleri vaat etmiyor, ama aynı zamanda öbür dünyadan ziyade bu
dünyada mutlu olmayı arzulayan daha kaba insanlara inebilmek için bu
dünyadaki iyilikleri de vaat ediyor. Bu düşünce ile daha sonra şöyle
diyecektir: "Senden davacı olanla, daha yoldayken çabucak anlaş. Yoksa
o seni yargıca, yargıç da gardiyana teslim edebilir" (Mt 5,25). Öbür
dünyadaki bir cezalandırmayla değil de bu dünyadaki bir
cezalandırmaktan söz ediyor. Aynı şekilde," Kim kardeşine ahmak derse
Yüksek Kurul'un yargısın! hak edecek" (Mt 5,22).
Havari Paulus çoğu zaman elle tutulur ödülleri bu şekilde vaat ediyor,
aynı şekilde şimdiki acılarla da bizleri günahtan uzaklaştırmaya
çalışıyor. Örneğin, bakirelik konusunu işlediğinde, dinleyicilerin!
bakire kalmaya davet ettiğinde, onlara cennetin nimetlerinde hiç söz
etmiyor, ama şimdiki nedenlere dayanıyor. "Öyle sanıyorum ki, dünya
yaşamının yaratacağı sıkıntılar nedeniyle insanın evlenmemesi daha
iyidir" (1 Kor 7,26) diyor. Daha sonra da, " Ne var ki, evlenenlerin bu
yaşamda sıkıntıları olacaktır. Ben sizi bu sıkıntılardan esirgemek
istiyorum" (1 Kor 7,28). Aynı yerde şunları ekliyor:" Sizleri
kaygılardan ve özenlerden kurtulmuş görmek istiyorum" (1 Kor 7,32). İsa
burada dünyevi incelemeleri ebedi olanlarla karıştırıyor. Genelde
yumuşak huylu insan mallarım kaybeden biri olarak bilinir. İsa ise
tersine böyle bir insanın varım yoğunu ruhun kadar kaybedecek olan
sinirli ve gururlu insandan daha güvenilir biçimde malları-na sahip
olacağım söz verir. Zaten Eski Antlaşma Kitabında peygamberin dediği
gibi "yumuşak huylu olanlar yeryüzünü miras alacaklar". İsa
konuşmasının do-kusuna Yahudilere çok yeni bir konuşma yapmamak için
onların alışık bulunduğu bu sözleri sokuyor. Ama yine de İsa, yeryüzünü
vaat ederken, bununla ödüllerine bir nokta koymuyor, ama bunlara öbür
dünyanın ödüllerini de ekliyor. İsa tinsel ödülleri vaat ederken
dünyevi olanları alıp götürmüyor; öte yandan bu dünyanın nimetlerini
vaat ederken de, bunlarda takılıp kalmıyor, ama vaadini hep gelecekteki
nimetlerle tamamlıyor:" Önce Tanrı'nın Egemenliğim arayın, gerisi size
fazlasıyla verileçektir (Mt 6,33). Hem zaten :" Benim için evini, ya da
kardeşlerin!, ya da bacılarım, ya da babasını, ya da anasını, ya da
karışım, ya da çocuklarım, ya da topraklarım bırakmış olan herkes,
bunların yüz katım elde edecek ve sonsuz yaşamı miras alacaktır" (Mt
19,29). 4. "Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanla-ra! Onlar
doyurulacaklar (6)." Sözü edilen bu doğruluk nedir? Ya genelde bu erdem
ya da bu erdemin bölümleri cimriliğe en zıt gelen erdemdir. Sadaka ve
merhameti salık vereceğinden, önceden bunun nasıl uygulanacağım
gösteriyor, kısacası vurgunlardan, talanlardan kaçınmayı öngörüyor.
Doğruluğu sevmekle bu kastediliyor. Dikkat edin, bu sevgiden nasıl bir
ifade zenginliğiyle söz ediyor. Sadece ne mutlu doğruluğu uygulayanlara
demiyor; ama " ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara" diyor. Bunu
kayıtsız bir şekilde değil de gereken şevkle uygulamamızı istiyor.
Nasıl ki zenginlikler biriktirmekte şevkli olmak cimriliğe özgü bir şey
olduğundan, içmek ve yemek yemek konusunda daha az tutkulu davranılır,
cimriler bunu da zenginliklerini artırmada kullanırlar; İsa bu şevki
cimriliğin zıttı olan erdemin uygulanmasına iletmemizi istiyor. Burada
da bize elle tutulur bir ödül söz veriyor" çünkü doyurulacaklar."
Genelde cimriliğin insanları zenginleştirdiği düşünülür. İsa ise bunun
tersini gösteriyor, insanı asıl zenginleştiren doğruluğudur. Adil
davrandığınız sürece ne açlıktan ne de yoksulluktan korkun.
Başkalarının malına el koyanlar genelde sahip olduklarım da
kaybederler, tersine adaleti sevenler ise mallarına tam bir güvenle
sahip olurlar. Başkalarının malına el koymayanlar, günün birinde büyük
bir bolluk içinde olacaklar. Yeryüzünde sahip oldukları her şeyi terk
edenlerin mutluluğunu bir düşünün.
"Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar (7)" Bana göre
İsa burada sadece kendi zenginlikleri aracılığıyla değil de her çeşit
hayır işleriyle merhamet gösteren kişilerden söz ediyor. Merhamet
göstermenin birçok yolu vardır. Bu buyruk çok zengindir. Bunun ödülü ne
olacaktır? "Merhamet bulacaklar" Burada i insan ne yapıyorsa onu alıyor
gibi gözüküyor; oysa öyle değil sonsuz daha büyüğünü alıyor, insanlar
insan olarak merhamet gösterirler; ama Tanrı Tanrı olarak merhamet
gösterir. Bir insanın acıması ile Tanrı'nın acı-ması arasında epey fark
vardır: ikisi arasında kötülükle iyilik arasındaki kadar uzaklık
vardır. "Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı'yı görecekler
(8)." Dikkat edin bu ödül tamamen tinseldir. İsa'ya göre yüreği temiz
olanlar genel ve evrensel bir erdeme sahip olanlar, hiçbir şeyde
suçluluk duymayanlar, ya da çok yüksek derecede iffet sahibi
olanlardır. Çünkü Tanrı'yı görmeyi hak etmek için bizler için bundan
daha gerekli bir erdem yoktur. Paulus bu konuda şöyle diyor: " Herkesle
barışık olun, saflığınız! koruyun, onsuz hiç kimse Tanrı'yı göremez."
(ibr 11,14). Vaat edilen bu Tanrı'yı görme olayı, insanların Tanrı'yı
görebilirliği kadarıyla anlaşılmalıdır.
Bu buyruk gerekliydi. Birçokları yeterince merhametlidir, talandan
kaçınır, cimrilik nedir bilmezler, ama cinsel ahlaksızlık ve
iffetsizlik içindedirler; ama bu yeterli değildir, bunun yeterli
olmadığım göstermek için İsa bu buyruğu daha sonra ekliyor. Havari
Paulus da aynı şeyi Korintoslulara Mektubunda Makedonya-lılara yalnız
sadaka ile değil, ama her türlü erdemle zenginleştiklerin! öğrettiğinde
söylüyor.
Yoksullara yaptıkları para yardımın-dan söz ettikten sonra onlara
kendilerim" Rabbe verdiklerini ekliyor. Çünkü yoksullara yapmış
oldukları cömertlikten söz ederken onlara kendilerim öncelikle Tanrı'ya
vermiş olduklarım hatırlatıyor.
" Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı'nın oğulları denecek (9)".
İsa bu sözleriyle bize tartışmalardan ve nefretlerden kaçınmamızı
söylüyor; bizden fazladan bir şey daha istiyor, ayrılmış olanları
barıştırmamızı. Burada da tinsel bir ödül vaat ediyor. "Tanrı'nın
oğulları olacaklar". Bu gerçekten de yalnızca Tanrı'nın biricik Oğlu'na
özgü bir iştir: Ayrılmış olanı birleştirmek, düşman olanları
barıştırmak. Barıştan başka bir iyilik olmadığım düşünmeyelim diye
sonradan şunları ekliyor: "Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere!
Göklerin Egemenliği onlarındır (10)." Adalet için, kısacası, erdem
için, dindarlık için, insanları korumak için, çünkü genelde "adalet
için " "doğruluk uğruna" sözcüğüyle bütün erdemlerin birleşiminden söz
ediyor.
Yuhanna Krisostomos (İncilin matta kısmının Yorumun'dan)
Savaşta Adam Öldürmek!
Bu yazıyı şimdilerde sinemalarda oynayan Fransız yönetmen Luc Besson'un
Je-anne D'Arc 'ini gördükten sonra yazmaya karar verdim. Değineceğim
konu çok hassas bir konu. Ama önce biraz Jeanne D'Arc'tan ve biraz da
filmden söz etmek istiyorum.
Jeanne gökyüzünden mesajlar aldığım ileri süren bir köylü kızıdır. Ona
göre Tanrı tarafından, Fransa'yı kurtarmak ve Fransa kralı olacak Prens
Charles'a yardım etmek üzere seçilmiştir. 1428 yılında Jeanne bir
ordunun basma geçerek kralın tahta çık-ması gereken kent olan Rheims
kentini İngilizlerden kurtarır. Jeanne daha sonra Fransa için stratejik
bir konumu olan Orle-ans'ı kurtarmaya çalışır. Daha sonra İngilizler
tarafından yakalanır. Katolik Kilisesi tarafından mahkeme edilir ve
yakılır ancak 20 yıl sonra Katolik Kilisesi onu azize ilan eder. Filmde
çok çarpıcı savaş sahneleri var, o yüzyılda insanlar göğüs göğse
çarpı-şırlardı, yani birbirlerini boğazlardı. Bu film bana acaba azize
Jeanne savaş sırasında elinde kılıcı ile adam öldürdü mü sorusunu
sordurdu. Filmde etkilendiğim iki sahne var, Jeanne savaş mey-danında
savaşırken İsa'nın vizyonunu görür ve İsa'nın yüzü ka-namaya başlar,
İsa o sırada Jeanne'a "Bana ne yapıyorsun?" diye sorar. Bu vizyon
Jeanne'ı dehşete düşürür. İkinci sahne ise savaşı kazandıktan sonra
Jeanne'm general leriyle sevinçle kucak-iaşması, ama bu sevinç kısa
sürer, çünkü önünde serili olan binlerce ceset Jeanne'a gerçeği
gösterir. Savaşın galibi yoktur. Savaşta kan ve gözyaşı vardır. Ölüler,
sakatlar, akıl hastaları vardır. Kuşkusuz bu bir film, ama 19 yaşındaki
bu genç kızı düşünüyorum, Tanrı'dan mesajlar almış, ama sonra onu savaş
alanında düşünüyorum, sonra erkek kıyafeti giydiği için [mahkeme
tuta-naklarına göre] yakıldığım düşünüyorum. Yasinin üzerinde hem
bedenen hem de ruhsal çok acı çekmiş olduğunu sanıyorum.
Azize Jeanne D'Arc savaşta adam öldürdü mü? Savaşta adam öldürmek günah
mı, değil mi? İsa bu konuda bize ne söylüyor? Yeryüzünün birçok yerinde
hala savaşlar sürüyor, insanlar hala birbirlerini öldürüyor-lar. Neden?
Bunun önünü almak mümkün değil mi? Bu. bir alın yazışı mı? Dünyada
belli dönemlerde barış konferansları toplanır birtakım kararlar alınır.
Bu kararların özeti de insanlara savaşın kötü-lüklerinden ve barışın
yararlarından söz etmektir. Ama insanlar yüzyıllar boyunca savaşın kötü
olduğunu zaten bilirler, barışın da daima kendileriyle birlikte
olmasını dilerler. Bir insan savaş sırasında "acaba ben savaşa
katılmalı mıyım?" gibi bir soru soramaz. Bu sorular yoktur, savaş
hakkında görüşü ne olursa olsun her insan, iktidarın emirlerine uymak
zorundadır. Birileri savaş kararı alacak ve ben sevmek zorunda olduğum,
hiç tanımadığım kimseleri öldürmek için eli-me silah alacağım, ve buna
hayır diyemeyeceğim. İncil'de İsa'nın yakalandığı sahneyi belki çoğunuz
biliyordur. İsa'yı yakalama-ya gelirler, o sıra havari Petrus kılıcım
çeker ve başrahibin uşağının kulağım keser, İncil'deki bu bölümü
okumanızı ve üzerinde derin düşünmenizi okurlarımdan rica edeceğim.
Orada İsa Petrus'a çıkışarak "Kılıcı kınına şok, eline silah alan
silahla yok olacaktır" (Mt 26, 52) diyor. Bir an tersin! düşünelim. İsa
ve arkadaşları İsa'yı ya-kalamaya gelenlere karşı direnmiş olsalardı,
yani Petrus'un yaptığı gibi silaha sarılmış olsalardı, büyük olasılıkla
oradakileri ye-nerlerdi, ve İsa'nın tarafım tutanlarla birlikte Kudüs'ü
belki de Romalılardan kurtarırlardı ve İsa Yahudilerin beklediği Mesih
gibi biri olurdu. O zaman ne olurdu biliyor musunuz, işin püf noktası
da bu ya! Hıristiyanlık diye bir şey olmazdı! İncil Yasa-sı! Yeni Yasa
diye bir şey olmazdı! İsa şiddete karsı şiddetle karşı koymayınız
diyor! Düşmanınızı şevin diyor. Bilmem kim eli-me silah tutuşturacak
git şunu meşru savunma bahanesiyle oldur diyecek ben de gidip adamı
öldüreceğim. O zaman İsa'nın buyruklarım dinlemiş mi olacağım? İnsan
sevdiği birini öldürebilir mi? "Kendisinden gömleğin! alana iç
çamaşırım da veren adam mülkiyeti benimseyemez. Bu kişi için
uluslararası ilişkiler sorunu da olamaz, çünkü bu adam için bütün
insanlar kardeştir. Zu-lular gelip çocuklarımı katletmeye kalkarlarsa,
onlara karşı yapabileceğim tek şey, onlara bu yaptıkları şeyin kötü
olduğunu ve kendilerine hiçbir şekilde yararlı olmadığım anlatmak
olmalıdır. Zulularla savaşmaktan hiçbir çıkarımın olmadığım, onlara
boyun eğerek bunu an-latmaya çalışırdım. Ya beni yenecekler ve
ço-cuklarıma karşı daha zalimce davranacaklar, ya da ben onları
yeneceğim ve çocuklarım ertesi gün korkunç işkencelerle bu yüzden
ölmeyecekler. Savaşmaya hiç niyetimin olmadığım, boyun eğerek, hiç
şaşmayacak biçimde iyi bir hareket yapmış oluyorum, oysa direnmem
halinde, bu hareketimin ne gibi bir sonuç doğuracağı kuşkuludur.
Yapabileceğimiz en iyi şey İsa'nın tavsiyelerine uymaktır, bu
tavsiyelere uymak için de onların gerçekten doğru olduğuna inanmamız
gerekir. Her birimiz gibi bütün insanlığın da buna inanması gerekir. Bu
inanca sahip misiniz?"
(1) Şunu unutmayın ki, incil'de bir ideal söz konusudur, kısa-cası
şiddete karşı şiddetle karşı koymama buyruğu mevcuttur. İsa şöyle
diyor: "Ben yumuşak huylu ve alçakgönüllüyüm,Bo-yunduruğumu takının ve
benden öğrenin!" (Mt 11, 29). Dağdaki Vaaz göze göz, dişe diş yasasını
yasaklar, her türlü şiddeti, zorbalığı, hatta haksızlığa karşı kendini
savunmayı bile yasaklar. "Göze göz, dişe diş" denildiğini duydunuz. Ama
ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat
ata-na öbürünü de çevirin. Size karşı davacı olup gömleğiniz! almak
isteyene iç çamaşırınız] da verin. Sizi bin adım yol yürümeye
zorlayanla iki bin adım yürüyün. Sizden bir şey dileyene verin, sizden
ödünç isteyenden yüz çevirmeyin" (Mt 5, 38-42). Tevrat'ı yorumlayan
peygamberlere göre On Emir'de yer alan "Öldürmeye-ceksin!" buyruğu
yalnız cinayeti yasaklıyor bir saldırıya karşı koyarak bireysel ve
kitlesel katliamı yasaklamıyor. Kusura bakmasınlar ama ben bu yoruma
hiç katılmıyorum. Hiçbir dini eğitim almamış olsaydım bile, yüreğimde
yazılı ve oraya kazılmış doğal ahlak yasası bile bunun doğru olmadığım
bana sövierdi. Aslında bu konuda söylenecek daha çok şey var. Ama
yerimizin darlığı nedeniyle sözümü belki daha önce de değinmiş olduğum
Tolstoy'un bir yazısıyla bitireceğim.
"Geçen ilkbaharda, Moskova'da bir genç kız okulunun din sınavında, önce
din öğretmeni, sonra da sınavda bulunan başepiskopos, küçük kızlara On
Emir, özellikle de Beşinci Emir konusunda sorular soruyorlardı: "Hiç
öldürmeyeceksin!" Yanıt doğru olunca, başepiskopos şu soruyu da
soruyordu sık sık: "Tanrı Yasası insan öldürmeyi her zaman ve her
durumda yasaklamış mıdır?" Öğretmenlerin yanlış yola ittiği zavallı
kızların şu yanıtı vermeleri gerekiyordu, veriyorlardı da: "Hayır, her
zaman değil. Savaşta ve idamlarda öldürülebilir." Bu-nunla birlikte, bu
zavallı yaratıklardan biri (olayı gözleriyle görmüş biri, anlattı
bana), alışılmış soruyla, "Adam öldürmek her zaman günah mıdır?"
sorusuyla karşı karşıya kalınca, kızarmış, heyecanlı ve kararlı bir
biçimde: "Her zaman!" diye yanıtlamıştı. başepiskoposun safsataları
karşisında hiç sarsılmamış, öldürmenin her zaman, her durumda yasak
olduğunu söy-emişti,- daha Tevrat'ta bilo böyleydi, isa'ya gelince,
yalnız öldürmeyi değil, benzerine kötülük etmeyi de yasaklamıştı. Bütün
görkemliliğine, konuşma ustalığına karşın, başepiskoposun ağzı açık
kalmış, genç kız galip gelmişti." (2)
(1) inanç Üzerine, Lev Tolstoy. (2) Gandhi'ye Mektup, Lev Tolstoy
____________________
saygılarımla
sen antuan
pax et bonum
ıcq : 53577153
msn messanger & hotmail : senantuan@hotmail.com
yahoo messanger & yahoo mail : senantuan@yahoo.com
|