| Yazar |
Konu Arama Konu Seçenekleri
|
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Konu: 2 - 68. Kalem Suresi Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:18pm |
68. KALEM SURESİ
68/1 | ن والقلم وما يسطرون |
68/2 | ما أنت بنعمة ربك بمجنون |
68/3 | وإن لك لأجرا غير ممنون |
68/4 | وإنك لعلى خلق عظيم |
68/5 | فستبصر ويبصرون |
68/6 | بأييكم المفتون |
68/7 | إن ربك هو أعلم بمن ضل عن سبيله وهو أعلم بالمهتدين |
68/8 | فلا تطع المكذبين |
68/9 | ودوا لو تدهن فيدهنون |
68/10 | ولا تطع كل حلاف مهين |
68/11 | هماز مشاء بنميم |
68/12 | مناع للخير معتد أثيم |
68/13 | عتل بعد ذلك زنيم |
68/14 | أن كان ذا مال وبنين |
68/15 | إذا تتلى عليه آياتنا قال أساطير الأولين |
68/16 | سنسمه على الخرطوم |
68/17 | إنا بلوناهم كما بلونا أصحاب الجنة إذ أقسموا ليصرمنها مصبحين |
68/18 | ولا يستثنون |
68/19 | فطاف عليها طائف من ربك وهم نائمون |
68/20 | فأصبحت كالصريم |
68/21 | فتنادوا مصبحين |
68/22 | أن اغدوا على حرثكم إن كنتم صارمين |
68/23 | فانطلقوا وهم يتخافتون |
68/24 | أن لا يدخلنها اليوم عليكم مسكين |
68/25 | وغدوا على حرد قادرين |
68/26 | فلما رأوها قالوا إنا لضالون |
68/27 | بل نحن محرومون |
68/28 | قال أوسطهم ألم أقل لكم لولا تسبحون |
68/29 | قالوا سبحان ربنا إنا كنا ظالمين |
68/30 | فأقبل بعضهم على بعض يتلاومون |
68/31 | قالوا يا ويلنا إنا كنا طاغين |
68/32 | عسى ربنا أن يبدلنا خيرا منها إنا إلى ربنا راغبون |
68/33 | كذلك العذاب ولعذاب الآخرة أكبر لو كانوا يعلمون |
68/34 | إن للمتقين عند ربهم جنات النعيم |
68/35 | أفنجعل المسلمين كالمجرمين |
68/36 | ما لكم كيف تحكمون |
68/37 | أم لكم كتاب فيه تدرسون |
68/38 | إن لكم فيه لما يتخيرون |
68/39 | أم لكم أيمان علينا بالغة إلى يوم القيامة إن لكم لما تحكمون |
68/40 | سلهم أيهم بذلك زعيم |
68/41 | أم لهم شركاء فليأتوا بشركائهم إن كانوا صادقين |
68/42 | يوم يكشف عن ساق ويدعون إلى السجود فلا يستطيعون |
68/43 | خاشعة أبصارهم ترهقهم ذلة وقد كانوا يدعون إلى السجود وهم سالمون |
68/44 | فذرني ومن يكذب بهذا الحديث سنستدرجهم من حيث لا يعلمون |
68/45 | وأملي لهم إن كيدي متين |
68/46 | أم تسألهم أجرا فهم من مغرم مثقلون |
68/47 | أم عندهم الغيب فهم يكتبون |
68/48 | فاصبر لحكم ربك ولا تكن كصاحب الحوت إذ نادى وهو مكظوم |
68/49 | لولا أن تداركه نعمة من ربه لنبذ بالعراء وهو مذموم |
68/50 | فاجتباه ربه فجعله من الصالحين |
68/51 | وإن يكاد الذين كفروا ليزلقونك بأبصارهم لما سمعوا الذكر ويقولون إنه لمجنون |
68/52 | وما هو إلا ذكر للعالمين |
Kalem suresi
Bismillahirrahmanirrahim.
Nun!...
And olsun kaleme
ve and olsun yazdıklarına.
Sen rabbının nimeti ile
asla bir mecnun değilsin,
kesintisiz bir ecir senindir
ve gerçekten sen yüce bir ahlak üzerindesin.
Yakında sen de göreceksin
onlar da görecek,
hanginizin aklından zoru olduğunu!
Elbette senin rabbin;
o çok iyi bilmekte,
kim o'nun yolundan saptı (dalalette).
O çok iyi bilmekte hidayet üzere olanı.
O halde
yalanlayanlara (tekzib edenlere)
boyun eğme!
Arzu ederler ki,
sen (onlara) yumuşak davran
( yağcılık yap –taviz ver),
onlar da sana yumuşak davransınlar .
Ve şunların hiçbirine boyun eğme:
(vara-yoka) yemin edip duran,
aşağılık, laf getirip götüren (kovucu),
ortalığı birbirine katan bozguncu,
hayra engel olan, saldırgan,
günahkar , aç gözlü-zorba
üstelik (hiçbir işe) yaramaz.
Mal ve oğullar sahibiyim diye,
ayetlerimiz ona okunduğu zaman
''eskilerin masalları!'' dedi.
Onun havada olan burnunu,
yakında sürteceğiz.
Bahçe sahiplerini sınadığımız gibi,
biz bunları da sınamaktayız;
hani onlar,
sabaha çıkar çıkmaz
(bahçeyi) mutlaka devşireceklerine
yemin ediyorlardı
ve istisna da etmiyorlardı.
Ama onlar uykudayken
rabbin'den (gönderilen)
bir (gece) salgını,
o (bahçeyi) öylesine sardı ki,
sabaha kadar kapkara kesildi.
(onlar ise)
sabah erkenden
birbirlerine seslendiler,
"devşirecekseniz,
ürün (toplamaya) sabah erkenden gidin!"
bunun üzerine yola koyuldular
ve birbirlerine fısıldadılar:
"sakın aramıza bir yoksul katılıp da
bugün oraya girmesin!".
Ve amaçları doğrultusunda kararlı
erkenden gittiler .
Fakat onu görür görmez
"herhalde yolu şaşırdık"
dediler .
Hayır! Hayır!
Biz yoksun bırakıldık.
İçlerinden ortancaları (mutedilleri) konuştu;
"ben size demedim mi
niçin tesbih etmediniz?"
(onlar)
''rabbımızı tesbih ederiz.
Evet bizler zalimleriz''
ve ardından karşılıklı suçlamalar yaparak
birbirlerine düştüler .
(sonunda)
"yazıklar olsun bize!
Biz azgınlarız (tagin)!
Belki rabbımız
bundan daha hayırlısını verir .
Artık bizim bütün rağbetimiz rabbımıza .
( o’na yöneliyoruz o’ndan umuyoruz)"
dediler.
İşte! Azab böyledir;
ahiret azabı ise en büyük,
bilseydiler! .
Biz muslimleri
mücrimler gibi tutarmıyız hiç?
Muttakiler içindir
rabbleri katında nimet cennetleri.
Ne oluyor size ?
Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Yoksa bir kitabınız var da
ondan mı okuyorsunuz?
Kendi yararınıza seçtiğiniz (her hüküm)
herhalde oradadır .
Yoksa,
kıyamet gününe kadar bizi bağlayan,
sizler için (verilmiş)
bir ant var da
her neye hükmederseniz kendiniz için
o olacaktır .
Sor onlara!
"bunun sorumluluğunu onlardan
kim üzerine alır?"
yoksa onların ortakları mı var?
O halde ortaklarını getirsinler ,
sözlerinin eriyseler!
Baldırın açıldığı o gün
secdeye çağrılırlar
ama buna güçleri yetmez.
Gözleri öne düşmüş ,
zillet bürümüştür yüzlerini .
Oysa
sağ salim oldukları zaman da
(hayattayken)
secdeye çağrılmışlardı.
Bu sözü yalanlayanları
(sen) bana bırak!
Biz onları bilmedikleri yönden
yavaş yavaş
(acı) sona yaklaştıracağız.
Onlara süre tanıyorum,
benim stratejim şüphesiz güçlüdür .
Yoksa
sen onlardan bir ücret istiyorsun da
ağır bir borç altında mı eziliyorlar?
Yoksa
gayb onların katında da
kendileri mi yazıyorlar?
Sen rabbı'nın hükmüne sabret
ve "balık sahibi" gibi olma!
O (rabbına) seslenirken
pek sıkıntıdaydı.
Rabbın'dan ona bir nimet ulaşmasaydı ,
kınanmış olarak ıssız bir sahile atılırdı.
Ancak rabbı onu seçti
ve salihlerden kıldı.
Kafirler, zikri duydukları an
neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi
ve
"o gerçek bir mecnundur"
derler .
Oysa,
o (kur'an)
alemler için
ancak bir zikr'dir.
Düzenleyen admin - 23 Eki 2008 Saat 4:29pm
|
|
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:19pm |
USLUP | June 14 2002, 9:40 PM |
KALEM SURESİ
Bismillahirrahmanirrahim.
Sure ''harf' ile başlıyor ,
yemin ile devam ediyor.
''Harf' ile ''Yeminler'',
çoğunluğu Mekke döneminde inen
bazı surelerin belirgin özelliğidir .
Bu harflerin bir beşer tarafından sure başlarına yerleştirilmesi mümkün değil.
Böylesi cüretkar bir girişime karşı
son derece kesin bir tehdit var:
69:44-47.Kimi (kendi) sözlerini
Bize isnad etseydi,
Biz onun elini-kolunu kıskıvrak bağlar ,
sonra onun can damarını koparır atardık.
Sizden hiç kimse de onu koruyamazdı .
Başlangıç harflerinin
kitleler üzerinde esrarlı,
anlaşılmayan bir etki oluşturmak için
vahyedilmesi de mümkün değil.
Çünkü Kur'an,
muhataplarını sürekli düşünmeye yöneltir ,
insanlar için hidayettir .
Akledilmesi için
Arapça bir okuyuş olarak inzal edilen
İlahi Kitab'ta
anlaşılması zor sırlar olursa
Vahy nasıl hidayet rehberi
ve imam olabilir?
43:3. Biz, anlayıp düşünmeniz için
onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Sureye başlangıç (iftitah)
ve giriş nitelikleri (mubteda kelam) ile
bu sesler ve yazıdaki simgeleri olan
bu harfler dikkatleri hemen
kendi üzerinde topluyor
ve ilgi çekiyor!
Zaten amaç dikkatleri çekmektir
ve bu, o dönem hitabetine uygun
söz söyleme biçimidir .
Dikkat edilmesi gereken şeylerden biri de
''harf'
sözcüğünün kökü olan
H-R-F fiilinin
ve türevlerinin anlamları arasında
“Bir yöne çevirmek, döndürmek,
dönmek, yönelmek, sesini yükseltmek”
anlamlarının olmasıdır.
Kur'an okunduğu zaman
duyulmasını engellemek için
gürültü patırtı çıkartan ,
duydukları halde
umursamaz tavırlar takınan,
duymamış gibi davranan
ve nice ayetleri
görmezlikten gelen insanlar
kendi iradelerini
ve düşüncelerini
ifade etmek için kullandıkları
bu sesler
ve aynı zamanda harflerden oluşan
İlahi Söze
kulak vermeye davet ediliyor ,
dikkatleri çekiliyor .
Böylece kendi bilgi ve yetenekleri ile
hiçbir şekilde ulaşamayacağı,
tanımlıyamacağı ,ifade edemeyeceği
GAYB ile ilgili haberler ,
insanın bizzat kullandığı
bu yalın seslerden
ve onun simgeleri olan harfler den oluşan
sözler ile insana tebliğ edilmeye başlıyor .
41:26. İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.
45:8. O, Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra büyüklük
taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu
acı bir azap ile müjdele!
12:105. Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.
İşte bu bağlamda
İlahi Vahyin taklit edilemez,
emsalsiz anlatım gücüne tanık olmaktayız.
Diğer bir anlatımla
aynı sesleri, sözcükleri,
cümleleri kullandığı halde
insanın GAYB ile ilgili haberlerin
bir benzerini ifade edebilmedeki
aczi söz konusudur.
Bir anlamda bu harfler
ve sesler ile meydan okuma görülmektedir .
Diğer yandan,
dikkat çekmek
ve yönlendirmek (harrafe) işlevleri
göz önüne alındığı zaman
bu harfler ile yeminler arasında
bir paralellik görülebilir .
Bu açıdan harfler ,
yeminlerin (kasem) işlevini çağrıştırmaktadır .
Ancak harf ve/veya yeminler dilin,
bu amaç için kullanılan
yegane öğeleri değildir
ve her surenin başında bulunması gerekmez.
Görmedin mi? ,
Ey insanlar! ,
Hayır
gibi başka örnekler de
bu işlevi yerine getirmektedir .
Esas amaç yoğun bir ilginin çekilmesi
ve İlahi Kelam'ın
her ne olursa olsun mutlaka dinlenmesidir .
Müşriklere
son derece sert bir ultimatomun (berae)
verildiği bir ortamda bile
Tevbe Suresinde (H. 9 yıl, Tebuk Seferi öncesi)
bu amaç önemini yitirmez.
9:6.Müşriklerden biri sana sığınırsa (isticareke),onun güvenliğini sağla (ecir hu) ki Allah Kelamı'nı dinleyebilsin...
Yeminler ve ardından
yeminlere bir cevabın gelmesi ile de,
Kur'an muhataplarına
yaygın olarak kullandıkları
dolayısıyla yadırgamayacakları
bir üslup ile hitap ediliyor.
Gece, gündüz, güneş, ay gibi
doğal olgular üzerine yapılan yeminler ,
konunun önemini ortaya çıkartırken,
cümle sonundaki uyaklar ise
akıcı bir anlatım sağlar .
Aynı zamanda
bilinen bu doğal olgular
ne kadar gerçekse
bundan sonra söylenecek şeylerin de
o denli gerçek olduğu vurgulanmış olur.
Yemin gerçeğin delilidir .
Gerçeğe gereken önemin verilmesi
ve onun pekiştirilmesi için kullanılır .
Yemin edilen objenin inkar edilemez gerçekliği, yeminin cevabındaki objenin
gerçekliğine tanıklık eder
ve onun hakkında
doğru düşünmenin yollarını açar.
Bu uslubun bir benzeri
''seci''
olarak o dönemde kullanılıyordu.
Seci, dizelerden oluşan,
şiirsel bir okuma parçasıdır.
Hece vezni her zaman kullanılmaz
ve birtakım yemin şekillerini içerir .
Çoğu zaman mecnun-kahinlerce söylenir .
Özellikle Kur'an'ın ilk surelerindeki
anlatım biçimi ile seci arasındaki
biçimsel benzerlik,
müşriklerce istismar edilir.
Belki de Resulluh'a yönelik
haksız ithamlarında
(mecnun, kahin, şair gibi)
bu biçimsel benzerliğin bir rolü vardır.
İlahi Mesajın insanlara tebliğinde,
insanların konuştuğu dil
ve dolayısıyla o dilin
anlatım teknik
ve yöntemlerini kullanmaktan
daha doğal ne olabilir?
Yabancı bir dil
ve anlatım tekniği kullanılsaydı,
bu kez de
''Arab için anlaşılamayan yabancı bir dil''
denirdi.
41:44. Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi
ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı
dilden (kitap) olur mu?
Gerçekten, uslup ve biçim olarak
ilk sureler ile seci arasında
biçimsel bir yakınlık var.
Ancak bu İlahi Mesaj'ın içeriği ile
kesinlikle ilgili değildir .
Cahiliyye dönemine atfedilen
seci veya şiir örneklerinde görülmektedir ki,
aynı anlatım biçimi kullanılmakla beraber
verilmek istenen mesaj,
Kur'an'ın mesajı ile
taban tabana zıttır.
Elbette İlahi Mesaj
insanların kullandığı
dil ile ifade edilecek
ve kullanılan dilin
özelliklerini taşıyacaktır.
Fakat önemli olan
kesinlikle mesajın içeriğidir .
Nitekim Tevhidi Mesaj
Medine dönemi surelerinde
daha farklı anlatım biçimleriyle de verilecektir .
Mesaj tebliğinde kullanılan dil,
anlaşılır, açık ve beliğ olduktan sonra,
ana fikirlerin doğruluğu
ve gerçekliği esastır.
Ama müşrikler olaya bu açıdan bakmazlar .
Sürekli olarak biçim
ve usluba takılırlar.
Bu bağlamda
MECNUN
ithamı ilk sırayı alıyor
ve bununla ilgili olarak
KALEM 'e yemin edilir ,
KALEM tanıklığa çağırılır . |
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:19pm |
KALEM | June 15 2002, 10:05 AM |
NUN!...
AND OLSUN KALEME VE
AND OLSUN YAZDIKLARINA.
SEN RABBININ NİMETİ İLE
ASLA BİR MECNUN DEĞİLSİN,
KESİNTİSİZ BİR ECİR SENİNDİR
VE GERÇEKTEN SEN YÜCE BİR AHLAK ÜZERİNDESİN.
YAKINDA SEN DE GÖRECEKSİN
ONLAR DA GÖRECEK,
HANGİNİZİN AKLINDAN ZORU OLDUĞUNU!
ELBETTE SENİN RABBİN;
O ÇOK İYİ BİLMEKTE,
KİM O'NUN YOLUNDAN SAPTI (DALALETTE).
O ÇOK İYİ BİLMEKTE
HİDAYET ÜZERE OLANI.
Alak Suresinde,
Rabbımızın "kalem" ile öğretmesi
beyan ediliyordu.
Bu surede ise
kalem'e yemin edilmesi çok anlamlıdır .
Kalem 'in tanıklığa çağırılması
vahyin anlamsal yapısından kaynaklanıyor.
Arapça Lugatlar "vahy" kelimesine
görünüşte birbiriyle ilgisi yokmuş gibi
iki anlam veriyor:
İlham (gizli haberleşme/konuşma)
ve yazılı belge (taş, deri vb.), kitap,
dolayısıyla yazıyı oluşturan "harfler".
Gizli haberleşme (el-kelam el-hafiyy) ile
yazı (el-kitab) arasında
ilginç bir ilişki var.
O dönemde
muhtemelen büyük çoğunluğu
okuma yazma bilmeyen Araplar için
harfler ve yazılar gizemlerle doludur .
Yazıların bir şeyleri anlattıklarını düşündükleri halde, bu işaretlerin neyi anlattıklarını bilemiyorlardı.
Yazıtlar (kitabe),
idrak edemedikleri gizli sözler
ya da mesajlardı (risale).
İşte bu bağlamda,
kendilerine
idrak edemedikleri bir alemden haber veren,
bir anlamda elçilik yapan
bu yazılar ve yazma aracı olarak
"kalem"
olağanüstü bir anlam taşır.
"Kalem"e
yazı aracı olmanın yanında
"fal oku" (zelume, çoğulu ezlam)
anlamı da veriliyor.
Cahiliyye insanı
bir iş hakkında
üzerinde
"yap" ya da "yapma" yazılı olan
fal oklarına baş vururdu.
Nitekim Ali İmran suresi 44. ayette
"kalemlerini atarken "
(iz yulgune aglamekum) ibaresi,
kurra çekmek,
kehanette bulunmak anlamında olması muhtemel.
İnsanın kaderi ve geleceği ile ilgili
olarak kullanılması da çok ilginç.
Gerçekten İlahi Mesaj
tüm İnsanların
(herhangi birinin değil)
ortak ve kaçınılmaz kaderini,
geleceğini ve
sonucunu (ahiret)
haber veriyor.
Görülüyor ki
gizli bir haberleşme olan vahy ile
yazılar arasında mantıksal bir ilişki var
ve birbirini bütünlüyor .
Gerçekten kalem ve yazdıkları,
insanlara
bilmedikleri hakkında haber vermekte,
mesaj getirmektedir .
İnsanın emsalsiz öğrenme
ve öğrendiklerini nakledebilme yeteneğine karşı, insanın KALEM olmaksızın öğrenemeyeceği
ve öğrendiklerini nakledemeyeceği açık bir gerçektir .
Özel olarak
İlahi Mesaj'ın kayda geçirilerek korunmasında,
diğer insanlara ulaştırılmasında,
eğitim ve öğretiminde
kalem ve yazının
yadsınamayacak bir önemi ve işlevi var .
Bu nedenle,
kalem ve yazının işlevi
göz önüne alındığı zaman,
insanlara Allah'ın Mesajını getiren
Resul'ün de önem ve işlevi kavranabilir .
"Kalem ve yazdıkları",
Resul'ün asla bir MECNUN olmadığına
açıkça tanıklık eder ,
birer delildir.
Konunun önemi,
vahyin indiği dönemde
"MECNUN"un
toplumdaki yeri
ve işlevleri bilinince
daha iyi anlaşılabilir .
Bu nedenle o dönemde "MECNUN OLMA"
yani
"TECNİN"
olayını incelemekte yarar var. |
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:20pm |
TECNİN | June 15 2002, 11:06 AM |
Cahiliyye açısından "TECNİN";
tabiatüstü bir varlığın (cinn)
vecd halindeki bir kişiye
geçici olarak sahip olması
ve onun ağzından
çoğunlukla seci biçiminde,
normal insanın söyleyemeyeceği,
heyecanlı, esrarlı sözler söylemesidir.
Bu sözler büyüsel güçlere sahiptir ,
ölümcül yaralar açan kılıçlara benzer .
Ağızdan bir kez çıktı mı,
karşı konulmaz bir güç kazanır,
kontrol edilemez.
Tecnin halinde,
kelimelerdeki büyüsel
ve esrarlı güç açığa çıkar,
kehanetlerde bulunur .
Genel çizgileri ile
İslam öncesi Araplar "TECNİN" olgusunu
böyle tanıyorlardı.
Müşrik Arapların
bu şekilde bildiği tek "ilham" şekline sahip
insan tipileri ise
; MECNUN ŞAİR ve KAHİN.
ŞAİR
İlham alan kişi olarak tanımlanan şair,
Ş-A-R kökünden türetiliyor.
"Şe'ara" normalde
bir insanın bilemeyeceği
bir şeyin farkına varmak,
sezmek, bilinmeyen alem hakkında
bilgi sahibi olmaktır .
Şair bu bilgiyi,
kişisel yetenekleri sayesinde değil
"cinn" denen
tabiat üstü varlıklarla
içsel bir ilişki kurarak alır.
Dolayısı ile şiir
sadece bir sanat değildir ,
aynı zamanda
cinn ile kurulan ilişkiden kaynaklanan
bir "ilm "dir.
Doğaldır ki cinn herkes ile konuşmaz,
arzusuna göre bir kişi seçer .
Bu durum,
çağdaşlarının
Resulullah'a neden
"mecnun şair"
ya da genel olarak
"mecnun"
dediklerini izah eder.
Kaldı ki müşrikler ,
vahy anındaki
kimi olağan üstü durumu da görünce ,
Resulullah'ı mecnun şair
ya da kahin'den ayırmayı
kesinlikle reddeder.
O'nu -haşa- bir cinn'in egemen olduğu
bir şair olarak düşünürler .
Onların gözünde,
ilmin,
tabiatüstü bir varlıktan(!)
indirildiğini söyleyen bir kişi vardır .
Bu tabiat üstü varlık
Allah, melek ya da şeytan olsun,
bir şey farketmez.
Hepsi de cinn'dir.
(Burada "cinn" sözcüğünün
genel olarak
hissedilmeyen (gayr-ı muhis),
algılanamayan (gayr-ı meşhud)
anlamını ifade ettiği unutulmamalı).
Müşrikler böyle düşünmekle,
iki büyük hataya düşüyorlar .
Her şeyden önce
bir yaratık olan cinn ile
Allah'ı karıştırıyorlar,
aralarında bir ilişki kuruyorlar .
Ardından
Resulullah'ı mecnun şair- kahin e
benzetiyorlar.
37:36. "Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız?" derlerdi.
23:25. "Bu, yalnızca cinlenmiş (bihı cinnetün ) bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp bekleyin bakalım."
37:158. Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular.
Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini
bilirler.
Oysa
durum hiç de
onların dediği gibi değil.
Allah ,
her şeyin yaratıcısı.
Cinn ise bir mahluk.
Allah vahy etmekte,
cinn değil.
Allah, insana bilmediğini kalem ile öğretiyor ,
cinn ne öğretebilir?
6:100. Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah
yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O,
onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.
36:69.BİZ ONA ŞİİR ÖĞRETMEDİK, ZATEN ONA YARAŞMAZ DA. BU ANCAK BİR ZİKR VE KUR'AN-I MUBİN'DİR (apaçık).
Müşriklerin
Resulullah'ı mecnun şair e benzetmeleri ile
konu ahlaki bir boyut kazanıyor.
Bu haksız itham ile
Elçi'nin cinn ile ilişkisinin yanında,
O'nun ahlakının da
mecnun şairlerin ahlakına benzediği vurgulanıyor. Şairlerin ahlakını hatırlamakta yarar var .
26:221-226.Size haber vereyim mi şeytanlar kime iner? Günahkar iftiracı (effak) herkese iner .
(Yalana) kulak verirler ve çoğu yalancıdır .
Şairler: onlara azgınlar tabi olur .
Görmüyor musun? Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıklarını söylerler.
81:22. Arkadaşınız (Muhammed) de mecnun değildir.
81:23. Andolsun ki, onu apaçık ufukta görmüştür.
81:24. O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.
81:25. O lânetlenmiş şeytanın sözü de değildir.
Kur'an'a göre
şairler "effak"tır .
Söyledikleri katıksız İFK'tir .
"İfk"
gerçek bir temel üzerine kurulmayan haberdir.
Effak,
söylediklerinin doğru
ya da yanlış olduğunu düşünmeden
ağzına geleni söyler .
Çoğunlukla
kelimeler vadisinde (vadi el-kelam) dolaşarak,
bir söylediği diğerini tutmayan
çelişkili, amaçsız sözler sarf ederler .
Oysa
Resulullah'ın Allah adına tebliğ ettiği
İlahi Mesaj
Allah’ın VAHY 'i dir
HAK'tır ,
İLM dir ,
her çeşit çelişkiden uzaktır ,
tedricen inzal edilmektedir
ve en güzel uyumlu sözdür.
53:2. Sizin arkadaşınız sapıtmadı şaşırmadı .
53:3.O,arzusuna göre de konuşmaz.
53:4. O (Kur'an) ancak bir vahydir
4:82. Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o,
Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık
bulurlardı.
25:32. İnkâr edenler: Niye Kur'an ona bir defada topluca indirilmedi?
dediler. Senin kalbini onunla pekiştirmek için, onu bir düzen içinde
yerli yerinde okuduk.
39:23. Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar
tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu
Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de
gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın,
dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah
kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.
"Şairler; onlara azgınlar tabi olur" ayeti,
o dönemde, şairlerin toplumsal işlevlerine, dolayısıyla azgınlarla olan ilişkiye dikkat çekiyor.
İster yeryüzü vadilerinde
ister kelam vadilerinde
serseri serseri dolaşan bu şairlerin
azgınlar için önemi nedir?
Sorunun cevabı,
şairlerin kamuoyunu oluşturan,
yönlendiren ve
sürükleyen etkinliklerinde yatıyor .
Çeşitli güç odaklarının
istek ve çıkarları doğrultusunda,
çağımız kitle iletişim araçlarının (medya)
işlevlerini
o dönemde
şair-kahinlerin
yerine getirdiğini
rahatlıkla ifade edebiliriz.
Gerçekten o döneme atfedilen şiirlerde
ahde vefa, yiğitlik, cesaret,
cömertlik gibi erdemler işlendiği halde,
kendini de unutmadan
kabile ve şeflerini övmek
patronlarına yağcılık (medh, mersiye),
rakiplerini ve diğer kabileleri yermek,
küçük düşürmek çıkışmak,
öc almak (hiciv) içki, kumar ,
her türlü ahlaksızlık,
kadın, aşk ve av üzerine söylenen
ve hoş vakit geçirten
hafif sözler (lahy el-hadis)
başlıca konulardır.
Bunların yanında
tarihi olay ve menkıbeleri,
cahili gelenek ve görenekleri de
(ahbar, ve eyyam'ul-Arab)
unutmamak gerekir .
Bu konular
tamamen şairin çevresinde gördüğü
somut nesneler ile tasvir edilir.
Uluhiyyet ve ahiret gibi konulara
hemen hemen hiç yer verilmez
ya da çok müphem şekilde yer alır .
Şiir tümüyle bu dünyaya yöneliktir .
Tüm bunlar
kabile insanına
kendi dünya görüşleri
ve yaşam biçimleri (DİN)
doğrultusunda
yaşamın anlamını göstermek
inançlarını güçlendirmek için yapılırdı.
Bu kapsamda
kimi örnekler hatırlanabilir.
Kur'an okunurken
çıkarttıkları gürültü patırtılar ,
düzmece tanrılar için ısrarları .
Bedr , Uhud için
müşrik ordularını teşvikleri,
bunlardan bir kaçıdır .
Hiç kuşkusuz
bu emeklerinin karşılığında
şeflerinden çok iyi ücret almaktaydılar.
Bu nedenle
midelerinden
mal ve oğullar sahibi müstekbirlere bağlıydılar.
Surenin son bölümlerinde yer alan
"ücret"
konusuna değinilmesini
bu açıdan değerlendirmek gerekir .
41:26. İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.
38:6. Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
Böylece mecnun ithamının
bir başka boyutu daha ortaya çıkmakta;
en güzel ahlakı tamamlayan,
Kur'an ahlakına sahip Resul
-haşa-
kendileri gibi ahlaksız,
yalancı, ne dediğini bilmez biridir.
Belki bu iftira ile müşrikler,
insanları
peygamberin çevresinden uzaklaştırmak,
Kur'an-ı dinlemelerine
engel olmak istiyorlardı.
23:69- 72. Yoksa Resullerini tanımıyorlar da bunun için mi onu inkar
ediyorlar? Ya da "Onda bir cinnet var" diyorlar? Hayır!... Onlara
HAKK'ı o getirdi ama onların çoğu HAKK'tan nefret ediyor .HAKK, onların
hevalarına tabi olsaydı gökler , yer ve her ikisinde bulunanlar fesada
boğulurdu. Onlara Zikirlerini verdik, fakat onlar zikirlerinden yüz
çeviriyorlar .Yoksa sen onlardan bir karşılık (haraç) mı istiyorsun?
Rabbının karşılığı en hayırlısıdır .O rızk verenlerin en hayırlısıdır .
|
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:20pm |
KAHİN | June 16 2002, 2:29 AM |
KAHİN
Mecnun ile ilişkili
kullanılan diğer kavram ise
"KAHİN"dir.
Kahin gelecekten haber veren,
tabiat üstü ve büyüsel güçlere sahip,
bu güçleri meslek olarak kullanan
ve karşılığında ücret alan kişidir .
Kahinlik hemen hemen kurumlaşmıştır .
Sahip olduğu güçlerden dolayı,
davaların çözümü için
sık sık Kahine başvurulur .
Bir başka anlatımla
kahinler HAKEM'dir.
Bir davaya hükmedecekleri zaman
her iki taraftan teminat alır.
Kararı kesin olmakla birlikte
yerine getirilmesi her zaman
zorunlu değildir.
Haliyle bu karar,
töre (örfi) hukukunu belirleyen
bir karardır .
Örfi hukukun belirlenmesinde
güçlü olanların etkisi
elbette gözardı edilemez.
Bu itibarla
şair-kahinler
müstekbirlerin isteklerini
bir şekilde
hukuki olarak meşrulaştıran
bir işleve sahipler .
İnsanları ikna edebilmek,
kandırabilmek düşünce
ve davranışları üzerinde
baskı kurabilmek için
her yola başvururlar.
Vara-yoğa yapılan yeminler,
şiir, fal ve kehanetler ,
toplumsal statüler ,
kurumlar , tabular ,
hiçbir ilme dayanmaksızın yapılan
helal-haram ölçüleri
akla gelen birkaç örnektir .
6:144. Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.)
De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi,
yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan
yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine
şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı
yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
16:92. Bir toplum diğer bir toplumdan (sayıca ve malca) daha çok olduğu
için yeminlerinizi, aranızda bir fesat aracı edinerek ipliğini sağlamca
büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi olmayın. Allah, bununla sizi
imtihan etmektedir. Hakkında ihtilafa düşmekte olduğunuz şeyi kıyamet
gününde mutlaka size açıklayacaktır.
16:116. Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da
haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz.
Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.
Zalimlerin zulümlerini
meşrulaştırma yöntemleri
toplumsal yapıların
karmaşıklıklarına bağlı olarak
farklı biçimlerde sistemleşebilir .
Günümüz kavramları ile ifade edilirse,
cahiliyyenin basın, yasama, yürütme,
silah gücü, eğitim vb. gibi işlevleri,
tek tek ya da çeşitli
kombinasyonlar içinde kurumlaşabilir .
Bu farklılıklar bizlere,
düşünce ve davranış biçimleri olarak
küfrün tekliğini unutturmamalıdır.
Bir zamanlar Firavn'un sihirbazları
teknik bilgi ve becerilerini
Resulullah Musa'yı altetmek için
kullanmalarına karşı
çok yüksek bir ücret
ve Firavn'un gözdelerinden
olmayı bekliyorlardı.
26:41. Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.
26:42. Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.
Günümüz eğitim sisteminin sonucu ortaya çıkartılan teknolojik
üstünlüğün müslimler üzerinde nasıl acımasızca bir başka zulüm aracı
olarak kullanıldığına herkes tanıktır.
Kahinlerin kehanet,
şiir vb. işlevlerinin yanında
"hakemlik" işlevlerinin
ağır bastığını söyleyebiliriz.
Bu açıdan bakıldığında
Resulullah'ın mecnun
(şair ya da kahin)
olduğunun reddi,
müşriklerin uyguladığı hakemliği
ve uygulanan hükümleri reddetmektir .
Bu surenin
Bahçe Sahiplerini anlatan bölümden sonra
müşriklerin hükmetme düşünce
ve tutumları eleştirilecektir .
Tagut'un
( tuğyan etmiş ,
Allah’ın hükmünü tanımayan her varlık)
hakemliğine boyun eğmemek esastır .
6:114.Hükm için Allah 'tan başkasını mı arayayım? O ki Kitab'ı size
mufassal (hak ve batılı açıklayan ayırt eden) olarak indirdi.
Allah hükmünü mutlaka yerine getirir ,
Allah’ın hükmü
kahininki gibi
yerine getirilmeyen
bir hüküm değildir .
11:107.Rabbın şüphesiz her istediğini yapandır .
Muşriklerin saçma bir varsayımı daha var:
Mecnun-kahin gelecek hakkında haber verebilmekte, geleceği okuyabilmektedir .
Resul gelecekten haber veren bir kişi
-örneğin bir kahin- değildir.
Kendisine bile ne yapılacağını bilemez .
Gaybı bilseydi,
kendisi için çok servet kazanabilir
ve kötülükler de dokunmazdı .
Resulün gayb hakkında söyledikleri
kendi kanaati değildir .
46:9. De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne
yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece
apaçık bir uyarıcıyım.
7:188. De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir
fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim
elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık
dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve
müjdeleyiciyim."
53:3.O,arzusuna (heva) göre de konuşmaz.
53:4. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.
Gerçi "hesap günü" gelecek ile ilgilidir.
Ama bunun kehanetle hiçbir ilgisi yoktur.
Çünkü "hesap günü" herhangi bir şahsın değil
tüm insanlığın yaptıklarından dolayı
Yaratıcısına vereceği hesap ile ilgilidir .
Ve mutlak olarak insanlığın karşı koyamıyacağı değiştiremiyeceği, erteleyemiyeceği kaderidir .
Ahiret ile ilgili 'İLM, zanna dayanmaz bizatihi HAKK'tır.
Oysa kehanet ''zann"dır,
etkinliği olduğu vehmedilen
kimi gizli güçler aracılığı ile
-astrolojik, gizli ilimler vb.-
ilahi kaderi okumaya çalışırlar .
Sadece Resul'ün çağdaşları değil,
öncekiler ve günümüzdeki insanların çoğu
bu farkı anlayabilmişe pek benzemiyorlar .
Birçok vesileler ile peygamberlere
"saat" hakkında,
gelecek olaylar hakkında
sorular yöneltirler .
Özellikle Allah Resulu
kendinden sonra gelecek olaylar hakkında
(konuşmadığı halde –çünkü bilmez)
konuşturulur ,
ona birçok söz isnad ettirilir .
Halbuki hiç kimse
yarın ne kazanacağı
ve nerede öleceğini
bilemez.
Herşeyi bilen,
her şeyden haberdar olan
yalnız ve yalnız Allah.
31:34. Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır.
Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne
kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz
Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.
Görülüyor ki
"mecnun" ithamı,
bir delilik
ya da akli dengesizlik ile birlikte
diğer boyutlara da sahiptir.
Kısaca bu ana temalar şöyle özetlenebilir:
1. Vahyin Allah'tan geldiğini inkar etmek. Çünkü mecnun'un sahibi, cinn'dir , söyledikleri cinn'in ilhamıdır.
2. Resulullah, mecnun şairler gibi -haşa- tutarsız, dengesiz, effak ve ahlaksız biridir .
3.. Gayb Haberleri (vahy) mecnun kahinlerin kehanetleri gibidir -haşa-!
Bu itibarla vahyi "beşer sözü", "öncekilerin efsaneleri" ya da "sihr"
vs. olarak değerlendirilmek istenmiştir.
4.Resul'ün de mecnun şair ve kahinler gibi bir fiyatı bir ücreti vardır .
5. Allah'ın hükmünü, hakemliğini reddetmek.
69:38. Görebildikleriniz üzerine yemin ederim,
69:39. Ve göremediklerinize ki,
69:40. Hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür.
69:41. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
69:42. Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!
69:43. (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Kalem suresinin
ilk ayetlerini
yukarda tasvir edilen
böyle bir ortamda değerlendirmek gerekiyor.
|
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:20pm |
UZLAŞMA İSTEĞİ | June 17 2002, 1:13 AM |
NUN!...
AND OLSUN KALEME
VE AND OLSUN YAZDIKLARINA.
SEN RABBININ NİMETİ İLE
ASLA BİR MECNUN DEĞİLSİN,
KESİNTİSİZ BİR ECİR SENİNDİR
VE GERÇEKTEN SEN YÜCE BİR AHLAK ÜZERİNDESİN.
YAKINDA SEN DE GÖRECEKSİN
ONLAR DA GÖRECEK,
HANGİNİZİN AKLINDAN ZORU OLDUĞUNU!
ELBETTE SENİN RABBİN;
O ÇOK İYİ BİLMEKTE,
KİM O'NUN YOLUNDAN SAPTI (DALALETTE).
O ÇOK İYİ BİLMEKTE HİDAYET ÜZERE OLANI.
O HALDE
YALANLAYANLARA (TEKZİB EDENLERE)
BOYUN EĞME!
ARZU EDERLER Kİ,
SEN (ONLARA) YUMUŞAK DAVRAN
( YAĞCILIK YAP –TAVİZ VER),
ONLAR DA SANA YUMUŞAK DAVRANSINLAR .
Bir mecnun olduğu
Allah tarafından İlahi Vahiy ile
kesin bir dille reddedilen Resule
büyük bir övgü gelir.
” KESİNTİSİZ BİR ECİR SENİNDİR
VE GERÇEKTEN SEN YÜCE BİR AHLAK ÜZERİNDESİN.”
Resulün ahlakını
Resulün Rabbından daha iyi kim bilebilir
ve onu daha iyi kim övebilir?
Resulün eğiticisi ,
öğreticisi ( mürebbisi, Rabbı)
Alemlerin Rabbı olan Allah’dır.
O Resulünü İlahi Mesaj ile eğitir.
Beşer tarafından yapılan
tüm övgüler günün birinde erir ,
yok olur gider.
Belki övgüler zamanla yergiye dönüşür.
Fakat
Alemlerin Rabbının övgüsü öyle değil.
Bazı siyer ve şemail kitaplarında
yersiz ve gereksiz övgüler vardır.
Sanki övgüde Allah ile yarışırlar.
Oysa Allah “KUL ve RESUL” diye övmüştür.
Gerçekten O’na kul olan bir KUL
ve kendisine yüklenen Risalet vazifesini
hakkı ile yerine getiren RESUL.
Alak suresinin
"Hayır! Ona itaat etme!"
son ayetindeki namazı engelleyen,
yalanlayan, yüz çeviren yerine kullanılan
"O" zamiri şimdi
"yalanlayanlar" olarak karşımızda.
Anlaşılan şu ki,
"yalanlayan" her kimse
çetesini, adamlarını (nadiye)
yanına toplamış,
hep birlikte
haksızlıklarını dayatmak istiyorlar .
Allah Resulüne gayet sinsice
bir istekle gelmektedirler.
Uzlaşma ve işbirliği.
Böylece birbirine zıt olan
düşünce ve tavırlardan
karşılıklı olarak vazgeçecekler .
Ayette bu durum.
"Arzu ederler ki
sen (onlara) yumuşak davran
onlar da sana yumuşak davransınlar"
şeklinde tasvir ediliyor.
Yağcılık yapmak, yumuşak davranmak
şeklinde çevrilen Arapça
D-H-N köküdür .
Yağlamak, ovmak, okşamak,
yaltaklanmak anlamınadır .
Bu ayette kullanılan
"edhene" türevi ise açıkça;
hoşa gidecek söz söylemek,
yağcılık yapmak, idare etmek,
iki yüzlü davranmak
(nifak) anlamındadır.
Müşrikler
mecnun şair ve kahinlerle olan
sıkı işbirliğini
şimdi Resulullah ile
geliştirmek istiyorlar.
Resul,
müstekbirlere yağcılık yapacak,
idare-i maslahat güdecek ,
hoşlarına giden sözler söyleyecek,
karşılığında iyi bir ücret alacak.
Böyle bir uzlaşmanın boyutları
yeri geldikçe şöyle tesbit edilir .
10:15. Ayetlerimiz onlara apaçık okununca, Bizimle karşılaşmayı
ummayanlar: "Bundan başka bir Kur'an (okuyuş / okuma) getir ya da bunu
değiştir" dediler .De ki "Onu kendi irademle değiştirebilmem olamaz!
Ben ancak bana vahyedilene tabi oluyorum. Rabbıma isyan edersem büyük
bir günün azabından korkarım!"
17:73-75. Bir başka şeyi Bize isnad etmen için, sana vahyettiğimizden
seni ayırmaya çabalıyorlar .İşte o zaman seni candan dost edinirler
.Sana sebat vermeseydik, and olsun ki az da olsa onlara meyledecektin.
O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tatdırırdık.
Sonra Bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.
4:89. Kendilerinin kafir oldukları gibi, sizin de kafir olmanızı arzu ederler ki onlarla bir (eşit) olasınız.
39:45. Allah'ın vahdaniyyeti zikredildiği an, ahirete inanmayanların
yürekleri nefretle çarpar . O'nunla beraber başkaları da
zikredildiğinde ise hemen yüzleri güler.
Hiç kuşkusuz böylesi bir uzlaşma,
peygamberin vereceğini varsaydıkları
tavizlerle mümkündür.
Yıllarca aralarında yaşamış ,
eminliği, , mümtaz ahlakı ile
tanınan Resul'den
istenen nedir onu görelim.
109:1-6. De ki "Ey kafirler! Ben ibadet etmem ibadet ettiklerinize ve
siz kul değilsiniz benim ibadet ettiğime. Ben de asla kulluk edici
değilim ibadet ettiklerinize. Siz de kulluk edici değilsiniz benim
ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana."
5:49. Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına
(heva) tabi olma ve onların sana vahyettiğimizin bir kısmından seni
ayırmalarından sakın!...
80:1-12. Surat astı ve döndü, kör (adam) geldi diye! Ne bilirsin belki
o arınır (yezzekka) ya da öğüt dinler ve öğüt kendine yarar sağlar .Ama
kendini mustağni görene gelince sen ona önem veriyorsun. Onun arınması
senin üstüne değil ki! Sana koşarak gelen -O (Allah'tan) korkuyor- sen
onunla ilgilenmiyorsun! Hayır (böylesi olmaz)! Bu bir öğüttür
(tezkire)ve dileyen O'nu hatırlar (öğüt alır).
Peygamberle, insanları
eşit kılacak bir andlaşma ,
uzlaşma ise
tek kelimedir:
Ancak Allah'a ibadet etmek,
kul olmak
ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak,
Allah ile birlikte birbirimizi rabler edinmemek.
Bu Mesaj hem müşrikler
hem de ehl-i kitap için değişmez.
Ehl-i kitaba hatırlatılır,
müşrikler davet edilir.
3:64.De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir
söze geliniz: Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiçbir şeyi eş
tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabbler edinmesin.
Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz
müslümanlarız! deyiniz.
Bu akideye aykırı düşünce ve davranışlara karşı Allah 'ın iradesi çok açık. |
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:21pm |
ALLAH'IN İRADESİ - AÇIK EMİR - TEHDİD | June 18 2002, 8:00 AM |
VE ŞUNLARIN HİÇBİRİNE BOYUN EĞME:
(VARA-YOKA) YEMİN EDİP DURAN, AŞAĞILIK,
LAF GETİRİP GÖTÜREN (KOVUCU),
ORTALIĞI BİRBİRİNE KATAN BOZGUNCU,
HAYRA ENGEL OLAN, SALDIRGAN, GÜNAHKAR ,
AÇ GÖZLÜ-ZORBA ÜSTELİK (HİÇBİR İŞE) YARAMAZ.
MAL VE OĞULLAR SAHİBİYİM DİYE,
AYETLERİMİZ ONA OKUNDUĞU ZAMAN
"ESKİLERİN MASALLARI !"
DEDİ.
ONUN HAVADA OLAN BURNUNU
YAKINDA SÜRTECEĞİZ.
Alak Suresinde Hakkı yalanlayanların
Haberciye karşı yaptıkları tecavüz,
burada HABER'i de kapsayarak sürüyor.
Haberci mecnun,
Haber ise eskilerin masallarıdır .
Gerçekten
HABER ile HABERCİ
ayrılmaz bir bütündür .
"Oku" emri ile başlayan Haber'in,
Haberci üzerindeki hakimiyetini
her an müşahede edebiliriz.
Habercinin ahlakını olgunlaştıran,
yön veren, onu şereflendiren HABER'dir .
Haberci ise emrolunduğu gibi,
Haberi tebliğ ve tatbik ile yükümlüdür.
Bu bütünlüğün olgunlaşmasını
Müzzemmil ve Müddessir surelerinde
göreceğiz.
Bu surede Haber ve Haberci ile
yalanlayanların ilişkileri üzerinde
yoğunlaşan bir anlatım söz konusu.
Haber ve Haberciye karşı
azgınlığın nedeni
kendini kendine yeterli görmektir (müstağni) .
Burnu doğrultusunda giden müstekbir
gücünü mal ve oğullardan sağlıyor .
Onlar için İlahi Haber ise
eskilerin masalları.
Allah'ın uluhiyyetini,
O'na dönüşü,
İlahi azab ve rızayı,
O'nun risaletini anlatan GAYBİ içeriği
gözardı edilirse;
HABER,
yalanlayanların gözünde
tarihi bir belge/anlatımdır .
Öyle bir haberin
daha önce de geldiğine dair
tarihi bilgisi varsa ,
bunun bir benzerini isteseler
kendileri bile anlatabilir .
Gerçekten Haber'in gaybi içeriği
ve anlamı örtüldükten (KÜFR)sonra
geriye materyalist bir içerikle
tarihi dizeler/destanlar/
efsaneler/menkıbeler kalıyor .
Cahiliyye şiirinde bu kapsamda
yeteri kadar malzeme var zaten!
23:83. Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir
vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından başka bir
şey değildir!
27:66. Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır.
Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar
ahiretten yana kördürler.
27:67. İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız, toprak olduktan sonra, gerçekten (diriltilip) çıkarılacak mıyız?
27:68. Andolsun ki, bu tehdit bize yapıldığı gibi, daha önce
atalarımıza da yapılmıştır. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey
değildir.
8:31. Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki: "(Evet) işittik,
istesek biz de bunun benzerini elbette söyleyebiliriz. Bu öncekilerin
masallarından başka bir şey değildir."
Ancak İlahi Mesajın
tevhidi içeriğinden soyutlanmasına
ne tahammül ediLebilir
ne de izin verilebilir .
Böyle bir yola başvuranların burnu
pek yakında sürtülmelidir.
Risaletin başlangıcı itibariyle
hem surenin başında
hem de sonunda yapılan
Gaybi bir tehdit,
peygamber
ve ona tabi olanlar için destek
ve güven unsurudur .
Risaletin sonucunu görenlerce,
peygamber döneminde
bu tehditlerin gerçekleştiğine dair yorumlar
bize tehditlerin dünyadaki tahakkuku doğrultusunda anlaşılabileceğini gösterir .
( kimi müstekbirlerin Bedr savaşında katledilmeleri böylesi bir yorumdur)
Bu nedenlerle olsa gerek
mekan,zaman ve kişi adları tesbit edilmeksizin,
maddi ögelerden olabildiğince soyutlanmış
ancak
GAYBI bir muhtevada bir kıssa anlatılıyor .
Kıssa bu açıdan tarihi bir belgeyi andırmıyor .
Bu kıssa BAHÇE SAHİPLERİ kıssasıdır. |
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:21pm |
BAHÇE SAHİPLERİ | June 19 2002, 5:10 AM |
BAHÇE SAHİPLERİNİ SINADIĞIMIZ GİBİ,
BİZ BUNLARI DA SINAMAKTAYIZ;
HANİ ONLAR,
SABAHA ÇIKAR ÇIKMAZ (BAHÇEYİ)
MUTLAKA DEVŞİRECEKLERİNE YEMİN EDİYORLARDI
VE İSTİSNA DA ETMİYORLARDI.
AMA ONLAR UYKUDAYKEN
RABBİN'DEN (GÖNDERİLEN)
BİR (GECE) SALGINI,
O (BAHÇEYİ) ÖYLESİNE SARDI Kİ,
SABAHA KADAR KAPKARA KESİLDİ.
(ONLAR İSE)
SABAH ERKENDEN BİRBİRLERİNE SESLENDİLER,
"DEVŞİRECEKSENİZ, ÜRÜN (TOPLAMAYA)
SABAH ERKENDEN GİDİN!"
BUNUN ÜZERİNE YOLA KOYULDULAR
VE BİRBİRLERİNE FISILDADILAR:
"SAKIN ARAMIZA BİR YOKSUL KATILIP DA
BUGÜN ORAYA GİRMESİN!".
VE AMAÇLARI DOĞRULTUSUNDA KARARLI
ERKENDEN GİTTİLER .
FAKAT ONU GÖRÜR GÖRMEZ
"HERHALDE YOLU ŞAŞIRDIK" DEDİLER .
HAYIR! HAYIR! BİZ YOKSUN BIRAKILDIK.
İÇLERİNDEN ORTANCALARI (MUTEDİLLERİ) KONUŞTU;
"BEN SİZE DEMEDİM Mİ NİÇİN TESBİH ETMEDİNİZ?"
(ONLAR)
''RABBIMIZI TESBİH EDERİZ. EVET BİZLER ZALİMLERİZ''
VE ARDINDAN
KARŞILIKLI SUÇLAMALAR YAPARAK
BİRBİRLERİNE DÜŞTÜLER .
(SONUNDA)
"YAZIKLAR OLSUN BİZE! BİZ AZGINLARIZ (TAGİN)!
BELKİ RABBIMIZ BUNDAN DAHA HAYIRLISINI VERİR .
ARTIK BİZİM BÜTÜN RAĞBETİMİZ RABBIMIZA .
( O’NA YÖNELİYORUZ O’NDAN UMUYORUZ)" DEDİLER.
İŞTE!
AZAB BÖYLEDİR;
AHİRET AZABI İSE EN BÜYÜK,
BİLSEYDİLER! .
Herhangi bir yerde, herhangi bir zaman diliminde ve kişilerle karşımıza çıkabilecek bir olayla ilgili evrensel bir mesaj.
Şu anki yaşamdan başka bir hayata inanmayan
ve HAKK'ı yalanlayanlar için ;
yaşamın tek amacı,
kendilerine yok olmayacak bir egemenlik sağlayan
mal ve sermayenin katmer katmer birikimi
ve bunu arttırmak uğrunda bir rekabettir.
104:1. Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!
104:2. O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.
104:3. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.
102:1. Çoğaltma yarışı sizi o derece oyaladı ki,
102:2. Ta ki mezarları boylayıncaya kadar.
Yaz-kış ticari başarıları,
güç ve zenginlikleri
günden güne sağlamlaşıyor
ve artıyor.
Kendini müstağni gören bu azgınlar için
yetime cömert davranmak,
mirası hak gözeterek paylaşmak,
yoksulun yiyeceği ile ilgilenmek
ve en genelde
kendilerine bu nimetleri
ve gücü veren
Beyt'in Rabbına ibadet etmeyi düşünmek
söz konusu bile olamazdı.
106:1. Kureyş'i yakınlaştırıp alıştırdığı,
106:2. Kış ve yaz seyahatlerini onlara kolaylaştırıldığı için ,
106:3.Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler ki,
106:4. O Rabb kendilerini açlıktan doyurdu ve her çeşit korkudan emin kıldı.
89:17. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz,
89:18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,
89:19. Haram helâl demeden mirası yiyorsunuz.
89:20. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz.
69:33. Çünkü o, Azim olan Allah'a iman etmezdi,
69:34. Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.
69:35. Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur.
Herşeyi kendi bilgi
ve becerileri ile kazandılar
ve Allah istese fakirleri doyurabilir ,
onlar niye doyursun.
Ellerinde bunca para,
silah ve insan gücü olduktan sonra
bu iktidar nasıl yıkılabilirdi?
Gelen Haber(ler) ya mitolojidir
ya da yaşamın olağan olaylarıdır .
Kendileri gibi öncekiler de
varlığa-yokluğa üzüntüye uğraya geldiler .
Öyle ki İlahi Azabı ufukta gördüklerinde bile
yağmur bulutu zannederler.
39:49. İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine
tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, "Bu bana ancak bilgimden
dolayı verilmiştir" der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları
bilmezler.
36:47. “Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin”
denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde
doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir
sapıklık içindesiniz.
7:94. Biz hangi ülkeye bir nebi gönderdiysek, ora halkını, (nebiye baş
kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka
yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.
7:95. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk)
getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç
yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan
ansızın yakaladık.
46:24.Nihayet onu, vâdilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce:
Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur, dediler. Hayır! O, sizin
acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde acı azap bulunan bir
rüzgârdır!
46:25. O , Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim onların
evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu
böyle cezalandırırız.
46:26. Andolsun ki, onlara da size vermediğimiz kudret ve serveti
vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat
kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira
bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları
şey, kendilerini kuşatıverdi.
Bu materyalist saplantı içinde insan,
elbette Allah'ın uluhiyyetine
ve O'na dönüşe şahadet edemez,
burnunun doğrultusuna gider.
Halbuki insanın ürettiği değerler hakkında Allah'ın iradesi şöyle.
6:141.O inşa etti çardaklı ve çardaksız bağ-bahçeleri, hurmayı ekini
çeşit çeşit ürünleriyle ve zeytini, narı birbirine benzer ve benzemez
biçimde. Ürün verdiği zaman, meyvelerinden yeyin ve HAKKINI VERİN hasat
gününde. Ve israf etmeyin! Çünkü Allah müsrifleri sevmez.
"İsraf etmeyin"
Allah'ın sınırlarını aşmamak
doğrultusunda anlaşılmalı.
Bu bağlamda ürünün tümünü yemek
ve ihtiyaç sahibine hakkını vermemek
İSRAF tır .
Her şeye rağmen
bu İlahi Emr ’ e uyan,
geceleri az uyuyan,
seherde mağfiret dileyen insanların,
kazandıkları her şeyde
yardım isteyen ve/veya yoksul olan
her kişi için
HAKK, hatta HAKK-I MA'LUM vardı
ve onlar bu HAKK'ı verirlerdi.
Bu insanlar gün gelecek
Medine döneminde
''vasat ümmet/adil ümmet''
olarak şereflendirilecektir.
Kıssada zikredilen
böyle adil, akl-ı selim sahibi bir kişi,
toplumunun azgın gidişine dur diyebilmektedir.
Bu dur deyiş geciktiği için
bu musibetten o da payını almıştır ne yazık ki.
51:17. Geceleri pek az uyurlardı.
51:18. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.
51:19. Mallarında, sail ve mahrum için bir hak vardı.
70:24. Mallarında, belli bir hak vardır,
70:25. Saile ve mahruma.
2:143. İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resul'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir ümmet kıldık.
Yoksullar için bir istisna payı ayırmayan zalimlere, içlerinden en adil olanları daha
başlangıçta ''tesbih etmeleri'' gerektiğini söylemişti.
Kıssanın akışı itibariyle tesbih etmek,
yoksul ve aciz (miskin) için
ayrılması gereken pay (istisna) ile doğrudan ilgilidir .
Tesbih etmek,
ayrılan payı (istisna) yememek,
ihtiyaç sahibine vermektir.
Allah 'ın emir ve iradesine teslim olmak,
gereğini yapmaktır .
Bunun aksi zulmdur , tuğyandır .
Günümüzde dört duvar arasında, şuursuzca yapılan tesbihatın, gerçekten
Allah'ı tesbih etmek olduğunu ileri sürülebilir. Kişinin Rabbı ile olan
ilişkisi kadar diğer insanlar ile ilişkisinde ve kişinin yaşamında
etkin olmayan bir tesbihatın mahiyeti oldukça tartışmalıdır .
Toplumsal yapıların,
üretilenlerin,
ilişki ve biçimlerinin farklılığı
insanın ürettiği değerler de
HAKK-I MALUM ve/veya İSTİSNA'yı
ortadan kaldırmıyor .
Hangi zaman, mekan
ve koşulda olursa olsun
insanların diğerleri ile paylaşabilecekleri
bir HAK muhakkak vardır .
Tarım veya tüccar
ya da sanayi toplumu olmak,
''istisna yapmaya, tesbih etmeye''
engel değildir .
Allah'ın iradesini tanımak
ve bu doğrultuda davranmak
insanın asli sorumluluğudur .
Aksi halde, kimi farklılıklara rağmen
sonuç değişmiyor.
40:21.Yeryüzünde hiç dolaşmadılar ve görmediler mi, kendilerinden önce
yaşayanların sonu nasıl oldu? Onlar , kuvvet ve yeryüzünde bıraktıkları
izler (ve etkiler) bakımından bunlardan çok daha üstündüler .Fakat
AlIah suçlarından ötürü yakaladı. Allah'a karşı onları koruyan da
olmadı. |
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:21pm |
BAHÇE SAHİPLERİNDEN İSTENEN | June 20 2002, 1:16 PM |
Aslında Bahçe sahiplerinden
( onların şahsında bütün insanlardan )
istenen;
Allah’ın tüm yarattıklarına yetecek miktarda olmak üzere yeryüzünde
yaratmayı üstlendiği, üzerine aldığı ve taahhüt ettiği Rızkın paylaşımı
.
Yeryüzünün bir imtihan yeri olması ,
verilen nimetlerle insanların sınanması
söz konusudur.
Bu bağlamda İlahi Vahyin
ortaya koyduğu(paylaşımla ilgili) prensiplere
göz atmakta
son derece büyük faydalar vardır.
Bu prensipleri
İNFAK başlığı altında toplamak
sanırım konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Bu arada eğer ortada duran
ve paylaşılması gereken şey RIZIK ise
onun da tanımlanması gerekecektir.
|
|
 |
|
admin
Gönderilenler : 143 Üyelik : 01 Tem 2008 Aktif Durum : Aktif Değil
|
Alıntı Cevapla
Gönderim Zamanı: 23 Eki 2008 Saat 5:22pm |
RIZIK | June 20 2002, 1:29 PM |
İlahi Vahyi anlayabilmek ,yaşantımızı Kuran ayetlerine uygun bir tarzda
tanzim edebilmek ve Kuran’dan gereğince haberdar olabilmek için ;
Kuran terminolojisine vakıf olmak
ve o nun içersinde bulunan terimleri
yerli yerince anlamak gereklidir.
Günümüz insanının
bu terminolojiyi doğru olarak bilmemesi
ve bu terimlere yüklemiş olduğu
yada bir başka ifadeyle
bu terimlerin içini doldurduğu
anlamlar yanlış olunca;
Kuran içinden çıkılmaz ,
anlaşılmaz
ve çelişkiler dolu
bir kitab olarak çıkar karşımıza.
Oysa bunlara doğru anlamlar yüklenirse ;
kitabın kendi kendini açıkladığı ,
çelişkileri içinde barındırmayan
bir hidayet rehberi olduğu görülür.
Rızık da
Tevhid inancının ,
İslam akidesinin birçok noktalarını
birbirine bağlayan
ve gerçekten önemli olan
birçok kavramın arasında
ve fakat dikkatleri fazla çekmeyen
bir kavram olarak çıkar karşımıza.
Oysa ;
yaratma, yönetme,
mümin, kafir,
helal, haram,
nimet, zekat, sadaka, infak gibi
önemli kavramların hepsini ilgilendiren
bir kavramdır rızık .
Rızık , insanı doğumundan ölümüne kadar ve hatta ölümünden sonra bile
ilgilendirir. Yeryüzünde yaratılmış olan ve gelecekte de Allah
tarafından insanların yararına yaratılacak her türlü bitki, hayvan,
yağmur, toprak , maden ve diğer tüm değerler rızık kavramının kapsamına
girer.
Zira rızık lügat manasıyla ;
kendisinden istifade edilen şey,
bağış ve mülk anlamlarına gelir.
Kuran da (vahiy de) bir rızıktır.
56:80. O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.
56:81. Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?
56:82. (Ve tec'alune rizkakum ennekum tukezzibune.) Rızkınızı yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz.
22 :27. İnsanlar arasında haccı ilan et ki,gerek yaya olarak, gerekse
nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.
22 :28. Ta ki kendilerine ait bir takım yararları yakinen görmeleri,
Allah’ ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli
günler de Allah’ ın ismini ansınlar . Artık ondan hem kendiniz
yeyin,hem de yoksula, fakire yedirin.
45:5. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah’ ın gökten indirmiş
olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde,
rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için
dersler vardır.
Her türlü yaratmanın sahibi olan Allah ,rızkı yaratmayı da üzerine almıştır.
51:58. Muhakkak Allah, O Razzak olandır.
15:19. Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik.
15:20. Orada hem sizin için hem de rızıkları size ait olmayanlar için (gerekli) geçim vasıtaları yarattık.
15:21. Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.
Allah , üzerine aldığı bu şeyi ilk insandan bu güne kadar yerine getirmiş ve bundan sonrada yerine getirecektir.
Zira O , vaadinden dönmeyendir.
Rızkın Allah’ a ait olduğunu belirten ayetlerin yanlış yorumlanması
isabetsiz mistik anlayışlarında doğmasına neden olmuştur. Hiçbir
insanın açlıktan ölmeyeceği kabul edilmiştir. Oysa yüzyıllardan beri
kendine yeten Afrika bugün açlıkla savaşmakta ve binlerce insan tüm
insanlık aleminin gözleri önünde toplu halde açlıktan ölmektedir.
Bu olayın boyutları aslında dünya çapındadır ve çok büyük bir sömürü organizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Sömürünün olduğu her yerde , sefaletin ve açlığın olacağı bilinen bir
gerçektir. Zayıf ülkeler güçlü ülkeler tarafından sömürülmekte ve
Allah’ın insanlar için yarattığı kaynaklar (rızıklar) farklı toplumlara
aktarılmaktadır.
Aynı sömürüyü daha alt birimlerde , aynı toplum içersinde de
görebilmekteyiz. Güçlüler zayıfları ezmekte ve zayıflara ait rızkın
tamamına yada bir kısmına , zorla yada hile yoluyla sonuçta haksızlıkla
sahip olmaktadırlar.
Allah’ ın tüm insanlara yetecek şekilde yarattığı rızık dengesi , insan
tarafından bozulmakta ve kimileri sefalet çekerken, kimileri açlıktan
ölürken kimileri de doyum noktasını aşıp israfa yönelmekteler.
İsrafsa , bir yığın bozgunun, zulmün, sapmanın ve yozlaşmanın kaynağıdır.
İsraf arttıkça sömürü de israfla orantılı olarak artacaktır.
Oysa Kuran zenginin malında yoksulun bir hakkı olduğunu belirtirken ,
verme ( infak ) olayını zenginler açısından bir hakkın ,ulaşması
gereken kişiye ulaştırılması olarak değerlendirir.
Zira :
11 :6. Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın
üzerinedir. Allah o nun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Hepsi
açık bir kitapta dır.
16 :71. Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık
verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta
kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetini
inkâr mı ediyorlar?
İnsana emanet olarak Alemlerin Rabbi tarafından verilen malın , mülkün
, insanın kendi kazancı olduğunun düşünülmesi ve bu servetin içinde
kendisinden başkasının da hakkının bulunduğunu idrak etmemesi Kuran da
yerilen bir düşüncedir.
”Allah dileseydi onları da doyururdu” diyen müstekbir düşünce Kuran da kınanmıştır.
36:47. Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin
denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah ın dilediği takdirde
doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir
sapıklık içindesiniz.
Daha önce bahsettiğimiz Hud suresinin 6. ayeti yanlış yorumlar sonucu
insanlarda pineklemeye , kaderci anlayışlara sebep olmuştur. İslam da
böylesi anlayışlar yoktur. Aksine çalışma ve rızık arama teşvik
edilmiştir.
45 :12. Allah dır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve
lütfedip verdiği rızkı aramanız için ve de şükredesiniz diye denizi
size boyun eğdiren.
62 :10. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ ın lütfundan isteyin. Allah’ ı çok anın ki kurtuluşa erersiniz.
Allah’ ın yasaları ( sünnetullah )gereği insanoğlu çalışmak ve rızkını aramak zorundadır.
Bu ve benzeri ayetler saçma sapan ve Kurani bir temele oturmamış kaderci anlayışı reddeder.
Allah , insanların rızıklanmalarını ayetleriyle garanti etmişken, eğer
yetimler, yoksullar müstezaflar ( zayıf düşürülmüşler) hala aç iseler
bunun sebebi mutlaka gaspçılar ve Allah’ ın istediği şekilde infak
etmeyenler , zekat ve sadakalarını vermeyenlerdir.
Fakirlik korkusu , mallardan eksilme korkusu Allah korkusuna ağır
basarsa , mal istifleme ve çoğaltma yarışı mezarları boylayıncaya kadar
devam ederse, israf alabildiğince yaygınlaşır ve tüketmede bir yarış
haline getirilirse , sonuç olarak yoksul ve yetim itilip kakılır.
Bu itip kakmalar ve paylaşmamalar, İnfakın anlaşılmamasından ve gerçekten amel olarak sergilenmemesinden kaynaklanır.
İnfak fiilini işlemeyenler istisna yapmayanlardır.
Bu istisnanın ( infakın ) aynı zamanda
“TESBİH”
anlamına geldiğini zaten sureden biliyoruz.
|
|
 |